top of page

Ay Tozu - Fantastik

Yazarın fotoğrafı: Zumrut TanriovenZumrut Tanrioven


Her sabah kahvesini sizden alan insanları incelemek çok keyiflidir. İşin inceliği onları asıl detaylarına göre inceleyebilmektir. Yani her gün ne giydiğine yorum yapmak hiç de işe yarayan bir bilgi sağlamaz. Ama bir insan o gün her zamankinden daha mı geniş gülümsüyor, ya da gözlerini kaç kez kırpıyor veya o gün size bakarak mı sipariş verdi ya da gözü telefonunda mıydı gibi bir sürü detayı görmek işe yarıyor. Birini anlayabilmek ve o gün onun için nasıl bir gün olduğunu fark edebilmenin tek yolu detayları gözlemekten geçiyor. Bu da her zaman herkesin seçtiği bir yol değil tabii.

Bense farklıyım.


Ben insanları görmeyi, onları fark etmeyi severim. Bunun hayatımı değiştirecek olan anıyı oluşturabileceğini ise hiç düşünmemiştim, o ayrı. Kahve satan bir yerin servisinde olmak nasıl bir şey biliyor musunuz? Henüz ayılamamış, somurtkan, hayallere dalmakta zorlanan bir sürü insanla sürekli berabersiniz demek. Ya da uzun bir akşamdan kalma ya da gece yarısı sarhoşluğunu ayıltmak için gelenler de bunlara eklenince çok da iç açıcı bir sahne olmuyor elbette. Fakat güzel olan tek şey bu insanların aynı zamanda çok fazla yaşanmışlıkları olması. Kahve sevmenin bilgelikle değil de yaşlanmayla alakalı olduğunu ben de zamanla anladım. 17 yaşında gelip, kahve isteyen az insan vardır. Ama 30’lu, 40’lı yaşlarında olan hemen hemen herkes gününün bir öğününde mutlaka kahve içmek için yola koyulur.


Ben Beatrice bu kendi kendine kurduğum hayal dünyasında insanlara karakterler atfederken her sabah kafeye uğrayan bir kişi beni bunu yapmaktan kurtarmıştı. O, başlı başına bir karakterdi ve benim hayalini kurup çizdiklerime hiç benzemiyordu. Yine o, güneşin geç doğduğu zamanlardan birinde kafeyi tek başıma açmak zorunda kalmıştım. Dışarıda mucizevi bir kar yağışı vardı ve nerdeyse dizlerime kadar olan çizmelerim bile, buraya gelirken kullandığım ara sokakta beni kara bulanmaktan kurtaramamıştı. Yine de karın yağmasına o kadar mutluydum ki sanırım bu bile benim moralimi bozamamıştı.


Kafeyi açarken, üzerime geçirdiğim bulut rengi önlükle etrafta dolanıyor ve masaları temizliyordum. Bir yandan kahvenin demlenme sesiyle şimdiden açılmaya başlamıştım bile. Fakat esnemekten kendimi alamadığım bir anda, kapıdan giren ilk kişiyle göz göze gelmiştim. Utanç vericiydi diyebilirim. Yakışıklı, uzun boylu ve oldukça güzel bir adamdı. Bahsettiğim o karakter, uzun safari rengi pardösüsü ve üzerine taktığı mor atkısıyla belki de kışın, özellikle de güneşin doğmadığı bu sabahında insanı keyiflendirebilecek en şık halindeydi. Esnememe hemen bir son verip ellerimi arkada bağlayarak ona gülümsemiştim. Karşılığında aldığım güzel dişlerini gösteren derin gülümseme belki de şimdiye kadar gördüklerimin içinde en gerçek gülümsemeydi. 


“Günaydın, kahveniz oldu mu?”


Bunu sorarken de ben, duyduğum en güzel seslerden birine sahip olduğunu düşünüyordum. Gülümsedim ama cevap veremedim önce kendimi toparladım ve “şey evet evet olmak üzere, sadece birkaç saniye daha beklerseniz eğer…” dedim. Saçmalamamak için kendimi zor tuttuğum anlardan biriydi. Bunu fark ettiğine bahse girerim üstelik. Bana gülümsedi ve kendine bir masa bulup oturdu. Sonra “beklerim. Bugün erkenciydim zaten” dedi.


Şahane bir adam görünce anlayabilenlerden biri değilim pek. Aslında daha çok kötü adam radarım açık olur ama bu adam… bu kafeye her girdiğinde sanki enerji saçıyordu. Bu sabah da faklı olmamıştı. Kahve makinesinin sesiyle beraber kendimi elimde kupayla beklerken buldum. Yanında ona yemesi için de bir şey götürmeyi düşünsem de daha çok flört ediyormuşum gibi görünmemesi için bundan vazgeçtim. Hem de çok hızlı bir şekilde.


Anneannemin bana anlattığı harika bir hikaye vardı. Hatta öldüğü ana kadar anlatmaya devam ettiği. Aya giden yolu herkese açmazlar derdi. Aya ulaşmak istersen iyi bir kadın olman gerekir. Seni o yoldan geçirip aya götürecek kişi geldiğinde de onu fark etmekten korkmaman gerekir derdi. Yani öyle bir adam gelir ki, ışıldadığını sanırsın. Aydan bir parça taşıyormuş gibi olur. Uzayın tüm parlak tozlarını beraberinde taşır derdi. Öylesine güzel hissedersin ki, onunla aya gitmeyi bile istemeyebilirsin. Sana yarayan adamın sana getireceği güç budur.  Sadece ay tozu bile sana yeter hale gelir.


Ben kahveyi götürüp yerime geri döndüğümde artık diğer insanlar da gelmeye başlamıştı. Sabah aydınlanmaya yüz tutmuş, bir an için içinde yaşadığımı hayal ettiğim dünya toz olup dağılmıştı sanki. Artık sadece o ve ben değildim. Bunu kendi kendime muhtemelen büyütüyor olduğumu biliyordum ama sanırım ben de böyle bir romantiktim. Anneannem ve annem muhteşem hayallerin olduğu ve aşkların yaşandığı bir soydan geliyordu. Benden de başka türlüsü beklenemezdi sanırım.


Bir ara onun kahvesini bitirdiğini beklediğimi de hatırlıyordum ama… sanırım siparişleri yetiştirmeye çalışırken bunu da kaçırmıştım. Masasında artık bir kadın ve iki çocuğu oturuyordu. Her zamanki sıradan güne merhaba derken kalbimde bir an için oluşan yalnızlık hissinden uzaklaşmak için kendimi siparişlere daha fazla vermeye başlamıştım. Kahveler herkesi farklı insanlara dönüştürmeye yardım eden büyülü bir iksirdi benim için. Huysuzları sakinleştiren, öfkeyi dindiren, gülümseten ve az uyunan bir gecenin ardından ölümsüzlük veriyormuşçasına canlandıran iksir. Keşke yalnızlık hissinden de kurtarmayı başarabilseydi, o ayrı.


***


Gece, son kahvemi yaptığım ve kapıyı kapamaya gittiğim an o ay tozları gözüme doğru süzülüyordu. Bir an kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırıp gülümsemiştim. O, kapının aralığına elini koyduğu için de bir adım geri çekilip, kapıyı yeniden açmıştım. “Biliyorum biraz zor zamanlarda geliyorum ama acaba kapanış kahvemi almam mümkün mü? Eğer her şeyi yeniden açacaksan sorun değil tabii.”

O gülümsemeye hayır demeyi beceren bir insan var ise onunla tanışmam gerekiyordum kesinlikle. Ona gülümsedim ve “gelin lütfen, daha makineyi kapamadım. Bir bardak kahve çıkacağına eminim” dedim. “İki çıkmaz mı, ne dersin” diye sorunca gülümsemem genişledi.


“Çok mu kötü bir gündü?”


“Hayır belki… seninle içeriz diye geçirmiştim içimden, eminim bunca saat senin için de kolay geçmemiştir.”


“Bence ikiyi zorlarız. Lütfen, oturun, ben hemen geliyorum” deyiverdim. Kafamda kendimle ilgili sorular dönüyordu. Çok mu hızlı kabul etmiştim. Bu beni kolay bir insan mı yapardı ya da onun gözünde sıradanlaştırır mıydı bilemiyordum. Ama ne olursa olsun yine anneannemin söylediği ay tozunda kendimi kaybetmekten korkmadığıma emindim. Ne düşünürse düşünebilirdi. Zaten hayattaki en gerçek sorun da buydu.  İnsanın kendisine hareket etmemek için bulduğu onca bahane asıl sorundu. Bu kafamızda dönüp duran herkes için ürettiğimiz bahaneler ve kendimizi  “yapmamalıyım” diye ikna ettiğimiz nedenler.


Kahvenin sona kalanını bölüştürdüğümde hızlı adımlarla geri döndüm. Nihayet önlüğümü de çıkarmayı akıl etmiştim. Gelişimi gülümseyerek karşılan ay tozu taşıyıcısı pardösüsünü çıkarmamıştı ama rahat bir şekilde oturmuştu. Kahvemi içip kaçacağım oturuşlarından değildi yani.

“Çok lezzeti kalmamış olabilir, malum kahve sonu işte…” derken ona kupasını uzatıp karşısına oturdum. O kahveden bir yudum alırken başını sallıyordu. Aslında daha çok “önemli olan kahve olması” der gibiydi. Bunu anlamam için içerken aldığı hazzı göremem yetmişti. Ayrıca söylemesine gerek yoktu. Bir süre sessizce kahvelerimizi içerken bana yeniden gülümseyerek baktı. “Adım Moon bu arada, sormadığım için kabalık yapmış oldum galiba ama” diye bitirirken ismine karşı olan şaşkınlığımı kocaman açılmış gözlerimle yeterince ifade ettiğimi düşünüyordum. Benim sessizliğim yüzünden o da sormak zorunda kalmıştı. “Yani bir ismin var değil mi? Söylemek ister misin?”

“Tabii, affedersin, sadece ismin…. Neyse uzun hikaye. Adım  Beatrice.”


“Şiir gibi yani, çok güzel. Biliyorum yorgunsun muhtemelen, bu adam gecenin bu saatinde ne boş boğazlık yapıyor diyorsun ama…” derken onun sözünü kestim. “Yo, yo lütfen, bu benim için de çok iyi oldu. Uzun zamandır biriyle gece sohbeti yapmamıştım ve ben de buna bayılırım.”


Benim cümlemle rahatlayan Moon gülümsemesini genişletti ve etrafımda uçuşan büyü tozlarını daha da fazlalaştırdı. Ona aşık olmak gibi değildi ama hani bazen hayatta tam da ihtiyacınız olduğunda tutunmak istedikleriniz olur ya, onlardan biriydi. Hayata bağlanmak için bulduğunuz bahanelerden biri yani.


“Peki, burayı kapatmana yardım etsem, benimle sahile gelir miydin? Yemin ediyorum katil değilim.”

“Evet, değilsin bence de. Tabii… ama biraz zaman alabilir, mutfağı kontrol edip, temizlemem gerekiyor.”


Moon elindeki kupayı kaldırarak gülümseyerek  “bana yardım için iş ver, eminim daha çabuk halledebiliriz.”

“Hayır, hayır lütfen, kahveni iç, ben hallederim.”


Fakat sanki ben bunu söylememişim gibi kupasında kalan son yudumu da bitirdikten sonra üzerindekini çıkardı ve ellerini ovuştururken “söyle bakalım şimdi nerden başlıyorum” dedi. Uzun zamandır gülümsemediğim kadar geniş bir gülümsemeyle ona bakarken, “pekala, o zaman izle bakalım beni, madem bu kadar heveslisin” dedim.


Fakat beni asıl şaşırtanın onun benimle iş yapmak isteği olmaması gerektiğini mutfağın kapısını açtığımda fark ettim.  Kapının arkasında artık bir mutfak yoktu. Işıltılarla dolu bir kardan küre gibi, bambaşka bir yere dönüşmüştü. Kaşlarımı çatarak bunu görenin yine sadece ben olduğumu düşündüm ama arkamdan gelen ay tozu taşıyıcısı adamın gözleri mavi mavi parlamaya başlamıştı. Gülümsemesi genişledi. “Sen?...” diyebildim sadece aslında onun ne olduğunu tam olarak bilmiyordum çünkü. Ne demem gerektiğinden emin değildim. Tek gördüğüm bir hayal dünyasının içinde olduğumdu.


“Sıkıcı bir hayattan daha fazlasını hakkediyorsun hayalci kız. Biz de sana yardım için geldik.”

“Biz derken?”

“Ben ve ay tozlarım” dedi gülümseyerek. “Sen öyle düşünmüyor muydun? Buraya girdiğim ilk andan beri benim ay tozu dağıttığıma inanmıştın.”

“Sen bunu nereden biliyor olabilirsin ki? Sadece…”

“…düşündün. Sadece düşünmen benim için yeterli. Hayatın içinde tüm karanlığa, yorgunluğa ve mücadeleye rağmen hayal etmekten asla vazgeçmeyen tüm insanların koruyucusu olarak sayabilirsin beni.”

“Ben… bunun bir değeri olduğunu düşünmemiştim hiç sanırım.”

“Bunun dünyanın geri kalan tüm güzellikleri için değerli olan tek şey olduğunu söylememe izin ver lütfen. Hayal eden insanlar olduğu sürece kendimizi koruyabilecek olduğumuz gerçek. Başka türlü kalkanları inşa etmemiz zor Beatrice.”


Başımı ovmak için ellerimi hareket ettirdiğimde, ne düşüneceğimi bilemiyordum ama o beni izlemeye devam ediyordu. Sabırlı ve hala muhteşem bir enerjiye sahipti. “Biliyorum bunlar biraz fazla, ilk anda öyle hissettiriyorlar. Farkındayım. Ama güven bana, her şey senin için daha iyi olacak eğer beklentiyi gerçekleştirebilirsen.”


“Beklenti mi?”

“Evet, hayal gücüne karşı duramamış her insandan olduğu gibi, senden de beklentiler var. Yani bu, yüzündeki  büyü etkisini dağıtman gibi.”

“O ne demek?”

“Yani Beatrice, insanları hayal kurmaya teşvik etmeni istiyoruz. Bunu yapabilir misin?”

“Nasıl yapacağımı öğretecek misin?”

“Bu öğretilebilen bir şey değil. Bu nadiren insanların sahip olduğu bir yetenek. Eminim halledebilirsin.”


Önce ne yapacağını bilemez biri olarak iç çekmiştim ama onun ne demek istediğini de anlayabiliyordum. Tıpkı her sabah kahve almaya heyecanla gelmesini beklediğim kendisi gibi olmamı istiyordu aslında. Yanında ay tozu taşıyabilen biri gibi gülümsememi ve her gün başka bir enerjiyle insanlara kötü olan her şeyi bir anlığına unutturabilmemi istiyordu. Bu, kolaydı. Ben çocukluğumdan beri hayatındaki kötü olan şeylerden kaçan biri olmuştum. Uzmanlığım buydu. Kötülükler bakiydi önemli olan onların üzerinde daha az zaman harcamayı becerebilmekti. Bu da sadece hayal kurabilmekle oluyordu.


Bu kardan küre gibi etrafımı saran büyülü oda normalde benim mutfağım, kahve yaptığım, misafirlerimin kahvaltılarını hazırladığım yerdi. Ancak ben kulağımda müzikle bu işleri yaparken hep başka bir yerde olduğumu hayal ederdim. Asla bunun gerçek olabileceğini düşünmemiştim. Şimdi ayakta, karşımda en mükemmel gülüşe sahip adama bakarken, ne söylemem gerektiğine bile emin değildim. Bu, bir gün uzaylılar tarafından kaçırılmak isteyen ama o gün geldiğinde dona kalacak olan genç çocuğa benzemek gibiydi.


“Şimdi, seni tüm bu güzelliklerden uyandıracağım ama bunların bir rüya olduğunu düşünüp vazgeçme. Ne zaman istersen o bahsettiğim sahile gelip beni bulabilirsin. Ne zaman istersen hayatı istediğin yola sokabilirsin. Çünkü her ne kadar kontrolümüz dışı şeyler gelişiyor olsa da, biz hayal insanları ondan daha ters köşe olabiliyoruz. Bu olanlarda kötü olan tek şey artık ne yazık ki senden kahve almaya gelemeyecek olmam. Çünkü artık bana ihtiyacın kalmayacak.”


Aslında hüzünle düşen yüz ifademle söylediği şeyi nasıl karşıladığımı anlatmış olduğumu düşünüyordum. Ama bunu önemsemeyecek kadar ciddi bir iş konuştuğundan bana sadece gülümseyerek başını sallamasını kabul etmek zorunda kalmıştım. Sonunda onun insanı aydınlatan gülüşü ile birlikte ortalık gitgide daha da parlamaya başlamışken, ne olduğunu bilemeden kendimi yumuşacık yastıklara dokunurken buldum.


Buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum. Eve gelip, üzerimi değişip, yatağıma uzandığımı bile hatırlamıyordum. Gerçekten sadece bir rüya mıydı diye düşünmeden de edemiyordum. Ama beni uyarmıştı. Böyle sanacaksın demişti. Sonuçta hayal gücünün asıl olayı da buydu. Seni mutsuzluğa karşı korurdu ve asla inanamayacağın kadar güzel şeyler yaşamanı sağlardı. Ama bu, asla onların gerçek olmadığı anlamına gelmezdi. Tıpkı şimdi olduğu gibi. O adam gerçekti ve tıpkı anneannemin dediği gibi, ay tozunu dağıtan kişiydi.

 

SON

 
 
 

Comments


bottom of page