Bu hikayeler Arkasya Kütüphanesinde yer alan Arkasya Günlükleri koleksiyonundan edinilen bilgiler doğrultusunda kurgulanmıştı.
Lara - “Pastane”
Aslında yapılabilecek çok fazla şey vardı. Yani onu tanıyalı çok az zaman olmuştu. Tüm bu Arkasya dünyası ile ilgili gerçekleri biraz da olsun öğrendiğim bir zamandı. Gardiyanlar, savaşçılar, bu tuhaf kelimelerin anlamları hakkında henüz bilgim olmaya başlamıştı. Hermes ve Mikail’in de ısrarla bana söylediği gibi Arkasya’da büyümediğim için öğrenmem gereken çok fazla şey vardı. Bunu anlıyordum. Bana öğretmek istedikleri şeyleri çok hızlı bir şekilde öğrenerek savaşın gelişine kadar yetişmem gerektiği konusundaki paniklerini de anlıyordum. Yine de, benim babamdan sonra kendime gelmemi sağlayan şey onun yeşil gözleriydi ve buna karşı saatlerce oturarak biraz olsun onu tanımak istiyordum.
Fakat çok hırslılardı ve bana nefes alacak zaman vermiyorlardı. Son sayfadaki grafikleri gösterirken Arkasya ailelerinin yapısını anlatmaya mola vermeden devam eden Mikail’e bakmaya devam ettim. Sonunda beni gerçekten pes ettirmişti. Üstelik o kadar çok geriliyordu ki bu işten. Aslında elimde olmadan gardiyanım olduğunu öğrendiğimden beri bu aramızdaki bağın buna evirilmiş olması ve bunun onun tarafından çok kolay kabul edilmiş olması sinirlerimi bozuyordu. Yani eğri oturup, doğru konuşalım; ben ona çok tuhaf şeyler hissediyordum ve bunun tamamının gardiyanlık ve savaşçılıkla ilgili olmadığına emindim. Ancak üzgün olduğum konu onun gardiyanlığına kendisini çok hızlı kaptırmış olmasıydı.
Durdum. Kollarımı masanın üzerine koyup ona gözlerimi diktim. Bu arada birkaç saniye kadar bana bakmadan anlatmaya devam ediyordu. Son söylediği şeylerin hiçbirini dinlememiştim. Ona bakmaya devam ettim. Ne zaman beni fark edecekti merak ediyordum.
Bekledim…
Bekledim…
ve bekledim…
Nihayet bana baktığında gözlerimi kıstım. “Cidden mi?” Sarkastik ses tonum yüzünden tatlı suratındaki şaşkınlıkla kaşları havaya kalktı. Elleri kitabın üzerindeydi ve başını hafifçe yana yatırıp, yumuşacık ses tonuyla “yanlış birşey mi söyledim?” dedi. Yanlış mı? Bu ses tonuyla hangi yanlış şeyi söylemiş olabilirdi ki? Başımı sağa sola salladım. Ama konuşmadan hala ona baktığım için sonunda huzursuz olup yeşil gözlerini sağa sola çevirdi. Elimde olmadan gülümsedim.
“Benden korkuyor musun?”
Mikail gülümsedi. Kalbimi hızlandıran o beyaz dişlerini göstererek gülümsedi ve gözlerini kaldırıp sonra yeniden bana çevirdi. “Senden korkuyorum tabii ki, bazen gergin oluyorsun, söyle ne yaptım?” dedi tatlılıkla.
“Hiç nefes almıyorsun, biraz normal konuşamaz mıyız? Yani bana bir yemek borcun vardı mesela, ya da ne bileyim bir nefes alsaydık… yok, tutturdun bu kitap bitecek, yok aileler önemli falan filan. Adamlara komşuculuğa mı gideceğim sanki, bu kadar detay bilmesem olmuyor mu?”
O kadar hızlı konuşmuştum ve nefessiz yakınmıştım ki bana bakarken ciddiyetle sözümün bitmesini beklerken milyonlarca defa gözlerini kırpmış olabilirdi. Sonunda durup nefes aldığımda arkama yaslandım. Kollarımı bağladım ve içimi dökmüş olmanın verdiği rahatlıkla ona baktım.
Mikail kitabı kapadı. “Bu adamlar senin savaşacağın ülkenin en güçlü aileleri. Onları bilmemek eksik eğitim olur. Ancak durumu anladım.”
Yerinden kalktı ve kapının girişinde yeşil kabanını giyerken “gel hadi” dedi. Sesindeki zarafet, kelimelerin emir kipinden çıkmasını çok kolay sağlıyordu. Kalktım. Hala onun netliğine pek alışamamıştım. Pek lafı dolandırmazdı. Olduğu gibiydi ve sakinliği gerçekten insanı bazen sinirlendirecek kadar tutarlı oluyordu.
Ben mor montumun ceplerine ellerimi sokarken bana kapıyı açtı ve dışarı çıktık. Rüzgar o kadar sert esmişti ki, ikimizde saçlarımızın karmaşasıyla uğraşırken sokağı yarılamıştık. “Nereye gidiyoruz?” Diye sordum nihayet. Bilgi vermesi gereken hiçbir konuda anlık bilgi vermiyordu.
“En sevdiğim tatlıcıya” dedi sanki her zaman yaptığımız şeylerden biriymiş gibi.
“Nasıl, beni tatlı yemeğe mi götürüyorsun gerçekten?”
“Evet” dedi bana yan bakarken ceplerine ellerine soktu. “İstemez miydin?”
“Yo yo” dedim fikrinden vazgeçmesini istemediğimden çok hızlı karşı çıkmıştım. “Sadece tatlı yemeğe düşkün biri gibi değildin, şaşırdım.”
Gülümseyerek tek kaşını kaldırdı. “Tatlı yemeğe düşkün biri nasıl görünür acaba Lara?” Diye sordu yine o nazik sesiyle. İsmimi hiç bu kadar ahenkli söyleyen birini tanımamıştım. Omuzlarımı silktim ayağımın ucunu yere sürterken konuşmuştum. “Bilmiyorum işte, sadece öyle tahmin etmemiştim.”
“Tatlıya düşkün değilim, bu doğru ama güzel yapılan tatlıları bilirim ve ben de arada sırada bunları değerlendirmeye bayılırım. Biliyorsun damak tadı konusunda özenliyim.”
”Bilmez miyim.” Ona gülümsedim. Gerçekten de tanıdığım, lezzet konusunda babamdan sonra hassasiyetini fark ettiğim ilk insandı. Benim de kendime göre zevklerim vardı ama bu detaycılık… kesinlikle alışık olduğum bir şey değildi. Belki Arkasya’da insanlar bu konuda daha özenliydi. Sonuçta hepsi saraydan çıkmış gibi davranmaya bayılıyordu. Eğer durum böyleyse, o gösterişli zırhları ve kıyafetleri de daha anlamlı hale geliyordu.
“Hermes bana unutamadığın bir aşkın olduğunu söyledi. Ne zamandı bu?”
konuya o kadar hızlı giriş yapmıştım ki ben bile kendime inanamıyordum. Mikail yan gözle bana baktı. Konudan memnun görünmüyordu. Yüzündeki rahatsız olmuş ifadeyi ilk defa görüyor olabilirdim. Şimdiye kadar ona ne sorarsam sorayım, ne söylersem söyleyeyim her zaman bana cevap vermekten keyif aldığını biliyordum. Bu sefer… onun tuşuna basmışım gibiydi. Hatta onu tanımıyor olsam, benden rahatsız olduğunu düşünürdüm. “Özür dilerim” diye girdim araya hemen. “Seni rahatsız etmek istememiştim.”
Mikail yine sessiz kaldı. Bunu neden yapıyordu ve ben bu kadar kaba bir insana ne zaman dönüşmüştüm bilmiyordum ama bu soruyu sormasam da yaşayabilirdim. Yine de ona olan ilgimin sınırları yoktu ve ona dair her şeyi çok merak ediyordum. Elimde değildi.
“Hermes… bazen neyi söylemesi gerektiğini ya da söylememesi gerektiğini pek bilmiyor.” İlk cümlesi bu oldu. İlk cümlesi “Hermes patavatsızın tekidir” oldu. Bu konuya neden bu kadar hassas olduğunu anlamak zordu benim için çünkü onu gerçekten de hiç tanımıyordum. Hala konuşmamız ve birbirimiz hakkında öğrenmemiz gereken çok şey vardı.
”Üzgünüm” dedim. Sessizliği beni o kadar çok germişti ki başımı eğdim ve ellerim cebimde yürümeye devam ettim. Bu fikir baştan mı iyi olmamıştı emin olmaya çalışıyordum. Belki işine odaklı olması gereken bir adamdı. Yani onu fazla zorlamamam gerekiyordu.
Bahsettiği tatlıcı bir alt sokaktaydı ve burayı daha önce görmediğime yemin edebilirdim. Hiç dikkat etmemiştim. Mor bir çerçeveyle kaplı kapısıyla minicik bir mekandı. İçeride sadece iki masa vardı ve pasta standı iki camlıydı. O kadar küçük bir yerdi ki fark etmemiş olmama şaşırmamıştım. Şaşırdığım Mikail’in burada yapılan ve şu an stand içinde gördüğüm küçük kekler hakkındaki bu duygusal bağıydı.
Masalardan birine oturduk ve montlarımızdan kurtulduğumuz için rahat, sıcak bir şekilde nefeslendik. Siparişi almaya gelen 60’larında bir kadın, topladığı beyaz saçları, krem rengi triko elbisesi ve uzun çizmeleriyle o kadar havalıydı ki bir an gözlerimi ondan alamamıştım.
“Merhaba canım” dedi mükemmel aksanıyla. “Sen de Mikail’in seçeneğini ister misin?”
“Onun seçeneği ne ki?” Diye sordum yine şaşkınlıkla. Kadın onu tanıyordu. Tatlı olarak ne istediğini biliyordu. Zaten kaç seçenek olabilirdi ki ben stantta farklı şeyler göremiyordum. “Balkabağı ya da karamel, birini seçmen lazım.” Kadın bana seçim yapmam için bakarken bu işin kolay yolunu seçmeyi tercih edip “onunkiyle aynı olsun” dedim. “Güzel seçim” dedi ve dönüp gitti.
Sadece birkaç saniyede masamızda iki tabak ve üzerindeki yuvarlak minik kekler vardı. Etraflarında turuncu kaplama vardı ki bunun balkabağı kreması olduğunu düşünüyordum.
Mikail hala konuşmamıştı ve beni izlemiyordu da. Bu yüzden düşündüğüne karar verip ben de susmuştum. Bu sessizliği önce çatal sesimiz ve sonra tabağa dokunan çelik sesi bozmuştu. Mikail bir çatal tatlıyı yedikten sonra arkasına yaslanmıştı. Ben de aynısını yaptım. Üstelik söylediği kadar muhteşem bir tatla damağım şenlenirken. Bu nasıl bir tatlıydı anlayamıyordum. Yani tarif etmesi neredeyse imkansızdı ama kesinlikle eşsizdi.
“Marla. İsmi buydu.” Mikail nihayet zor bir konuya giriş yaptığını anlatan ciddiyetiyle zümrüt yeşili gözlerini bana kaldırdı. “Aslında çok gençtim, işte lise 2 sonuydu ve hayatım yeni yeni Kızıl Şehir’de düzene giriyordu. Buraya ait hissetmemi sağlayan ilk kişi olduğu için ona bağlandığımı sonradan fark ettim. Sonrasında da özlediğim o değildi ama hissi… bilirsin, o hissi hissetmeyi özlemeye devam ettim.”
Çok acıklı anlatıyordu demek isterdim ama değildi. Çok normal, başkasının hikayesini anlatıyor gibi rahattı. Yine de gözlerindeki karanlık, o gömülü acıyı saklayamıyordu. “Bir hissi özlemeyi bilirim” dedim. Bu doğruydu. Hayatımda kaybettiğim herkes için aynı şey geçerliydi. “İlk aşk” dedim biraz bozulmuş olarak. Buna hakkım olmadığını biliyorum. Yani sonuçta ben kimdim ki buna bozuluyordum ama hani o insanın içinde olmadığını düşündüğü, o bağlılık bağımlısı ruh var ya, o benim içimde şu an çok hareketliydi.
Mikail gözlerini bana çevirdiğinde ona bakmadım. Yeniden tatlıya dönmüştüm. “Trafik kazası geçirdi, birkaç gün içinde de öldü. Lise sona bile geçemeden” dedi. Yine sesinde çok dramatik bir ton yoktu ama buna canının çok yanmış olduğunu anlayabiliyordum.
“O zaman neden gardiyanı olmadığımı düşünmüştüm. Çünkü eğer gardiyanı olsaydım o zaman saniyeler içinde hissedip, yanında olabilirdim.”
Şimdi böyle şeyler söylediğinde onun savaşçısı olduğuma üzüldüğünü mü düşünmeliydim yoksa unutamadığı bir aşkı olduğuna mı ya da benim gibi kayıplar yaşamış olduğuna mı emin olamıyordum. Mikail düşünceli sessizliğimi fark ettiğini beni izleyen gözleriyle açık etmişti. Tatlısından arada bir lokma atıyordu ama bana odaklı olmaya devam etti.
“Tatlıyı beğendin mi?” Diye sordu nazikçe. Başımı salladım. Doğruydu. Tatlı gerçekten de uzun zaman sonra yediğim en güzel şeydi. Bu çocuk doğru yerleri her zaman biliyordu.
“Aslında,” derken benim sessizliğimi fark ettiğini açık etmişti bile. “Beni rahatsız etmedin. Şu an bunları anlatmak bana acı vermiyor ama hatırlamaktan hoşlanmıyorum. Senin başına bir kazanın gelmesi ihtimalinden çok korkuyorum ve bu hikaye… tam olarak bana yetersiz kalabileceğimi düşündürdüğü için hoş bir hikaye değil.” Bir an için ona baktım. Gözlerimi o kadar uzun bir süre kırpmamıştım ki onu gülümsetmişti. “Gerilmiştim” dedim gülümsemesine eşlik ederek. “Gerilme” dedi sakince sonra tatlısını bitirdi yine aşırı beyefendi hareketleriyle. Ne yaparsam yapayım her şeyi benden bir şekilde daha zarif yapıyordu. Sinir bozucu.
“Bu hikayeyi sana anlatmak hiç istememiştim. Yani eğer Hermes’in boş ağızlı tarafı olmasaydı bu konuyu hiç duymazdın.”
”Neden? Yani sonuçta herkesin bir geçmişi var. Rahatsız olacağımı mı düşündün?”
Mikail elini ahenkli saçlarından geçirip başını sağa sola salladı. “Alakası bile yok. Bu hikaye sana benim de yetersiz kalabileceğimi göstermiyor mu? Yani aslında senin içine gireceğin savaştan korkmaman için ne gerekiyorsa onu yapmak istiyorum. Benim zayıf kalabileceğim yerlerin de olabileceğini düşünme ihtimalin bunun tam tersi olmaz mı?”
Gözleri benimle buluştuğunda o kadar masum bakıyordu ki yaptığı açıklama beni şoka sokmuştu. Bütün bu gerginlik, bütün mesel bu muydu yani? Tüm her şey onun benim üzerimde bırakacağı etki konusundaki endişesi yüzünden miydi?
“Ben,” sözüme başlamıştım ama onun kadar zarif olmanın bir yolunu arıyordum. Gerçekten Marie’nin hakkını vermem gerekiyordu. Benim çoğu zaman bir odun ve salak olduğumu söyleyip duruyordu ya, çok haklıydı.
“Ben düşündüm ki, belki sınırımı aştığımı düşündüğünü…”
Mikail elini masanın üzerindeki çatalı sürekli dürten elimin üzerine koydu. “Lara,” dedi gözlerimi anında onun gözlerine odaklamamı sağlayan sesiyle. “Senin benim üzerimde sınırı aşabileceğin hiçbir konu yok. Buna artık alışmalısın.” İstemsizce gerginlikten gözlerim dolduğu için kendimi kasıyordum. Tüm odunluğum bir yana bir de oturup bu iki masalı tatlıcıda ağlarsam falan iş korku filmine dönmeye başlayacaktı. Yani benim açımdan.
“Gardiyanım olman evet, buna alışacağım.”
”Sadece bu yüzden demiyorum” dedi net bir sesle. Gözleri gözlerimin üzerine o kadar ağır bir hakimiyet kuruyordu ki onları hareket ettiremiyordum. “Lara ve Mikail olduğumuz için böyle. Yani senin üzerimdeki haklarının tek sebebi gardiyanın olmam değil. Tüm bunları zamanla çözeceğiz. Her şey çok daha açık olacak ve sen de ben de öğrendikçe tüm duygularımızı daha rahat anlamlandıracağız. Sadece… biraz zamana ihtiyacımız olacak.”
Ona bakmaya devam ederken başımı salladım. Elini sıktım ve daha fazla bu aşırı yoğun konuşma devam ederse ağlayacağımdan korktuğumdan kalkıp montumu giymeye başladım.
“Hadi dönelim” dedim konunun daha da büyük bir kara deliğe dönüşmesinden korkumdan.
O hesabı öderken kapıdan çıkmak için hareketlenmiştim bile.
“Gidelim de şu lanet olası komşularımı öğrenmeyi bitireyim.”
Arkamdan gülümsediğini görmeme bile gerek kalmamıştı. Kimseyle olamayacak haliyle, bir savaşçı olarak gardiyanımı çok sıcak bir şekilde hissedebiliyordum. Hissettiği her şeyi ve benim için yapabileceklerinin sınırlarının nasıl da olmadığını.
Bir savaşçı ve gardiyanın ucu bucağı olmayan bağlılığını.
Comments