top of page

368. Gün - Kısa Hikaye - Distopya (ÖDÜLLÜ)

Güncelleme tarihi: 19 Tem 2024



Hikaye için müzik:

Tür: Distopya.

***


Her şey hiç durmayan bir yağmurla başladı.


Bunu mübalağa yaptığım düşünülebilir, sürekli başını ağrıtan damlaların olduğu, sadece hızlı ve uzun süreli bir yağıştan bahsettiğim de düşünülebilir. İngiltere'deki gibi sık sık yağan sulu hava olayından bahsediyorum zannedilebilir de. Ancak durum hiç böyle değil. Ben, hiç durmayan bir yağıştan bahsediyorum. Yaklaşık 368 gündür hiç durmadan yağan, bazen fırtınalarla birleşen yağışlardan. Neredeyse yeryüzünün tamamını kaplayan karanlıktan ve güneşin bize gülümsemeyi bırakmasından bahsediyorum.


Bugün 368. gün. Hala ne yapacağını bilmeyen bir insan topluluğu içinde kayboluşumuzu, hareket alanımızın kısıtlanışının, her şeyin daha da sert şartlara bürüdüğü zamanlar görmeye başladık. Okyanus kıyılarının çoğunu altına almış olan çabasız yıkımlara neden olan tsunamileri saymıyorum bile. Ellerinin tersiyle ittikleri kıyı şehirleri, taşıdıkları tüm tarih birer birer yok oldu. San Francisco, Miami, İstanbul, Sidney, New York, Barselona, Lizbon, Rio de Jenerio ve daha bir sürüsü artık yok. Artık helikopterler geçtikleri bu yerlerde okyanusun devamını, köpek balıklarının gösterişli sırt yüzgeçlerini görüyorlardı. Belli bir süre boyunca yayın yapan bazı kanalların merkezleri de bu görüntüleri yenileriyle güncelleyerek, her gün biz geride kalmış zavallı insanlara göstermeye devam da etti.


92. Gün...


Tüm bu karanlık günlerin başlangıcının ilk haftasında on dakika bile mola vermeyen yağmurun, bütün çatıları tahrip etmesi bir yana, yollarda adım atamadığımız nehirler oluşturmasına şahit olmuştuk. İlk üç ayın sonunda tüm bu olanlara rağmen kendi hayatıma devam etme konusunda o kadar inatçıydım ki, televizyonların aniden yayınlarını merkeze bağlayarak duyuru yapmaya başladığını, iki hafta önce tanıştığım Silver'ın panik halinde, kömür siyahı saçlarını savurarak yataktan kalkmasıyla fark etmiştim. Ben her zamanki gibi takım elbiselerimi giyinmekten geri kalmamıştım. Tüm bu olan bitenin de altında bir sebep yatıyor olduğuna inanıyordum. 

Kara parayla aram iyiydi. İnternet henüz zarar görmemişken bununla uğraşmaya devam ediyordum. Aslında basitçe işim parayla adam öldürmekti. Hem de çok fazla parayla. Ancak son günlerde herkesin kendiliğinden ölmeye başlaması işi biraz yavaşlatmıştı. Normalde günlere bölemediğim görevlerim olurdu. Artık ayda bir kez bulabiliyordum. Şanslıysam.


Silver televizyonu açar açmaz kendini yatağın ucuna bırakmıştı. Ekranda haber bültenlerini sunmasıyla tanıdığımı şu garip sakallı adam Guy vardı. Gözlerinde endişe ve sesindeki titrek tedirginlik inanılmazdı. Duyuru dikkatimi o an çekmişti. Bu adam normalde çok soğukkanlı olmasıyla biliniyordu.


"Vatandaşların evlerinden çıkmamaları için hükümetler uyarılarda bulunuyor. Ayrıca..."

Programın devamını göremeden elektriklerin gidişiyle Silver'ın çığlık atıp, elimi tuttuğunu hatırlıyorum. Salondaki tek aydınlık, laptopumun kısık ışığından geliyordu. O da iki saat içinde kapanacaktı.


- Bu iş çok korkutucu olmaya başladı. Neden bu kadar şanssız bir nesiliz acaba. Bir kere Barselona'da tatil bile yapamadım.

Yüzümdeki hafif sırıtışla, panikle saçmalayan Silver'a kafamı çevirmeden baktım.

- Ciddi misin şu anda?

- Hayır değilim tabii ki sersem, sadece ödüm patlıyor.

Bir anda içini açmasıyla ona sarıldım ve kendini iyi hissetmesi için bir süre huzur vermeye çalıştım. Karanlık, sessizlik bir aradayken birkaç kez daha onunla sevişmek isterdim ama muhtemelen buna yeltendiğimde bana "bunu düşündüğüne inanamıyorum" derdi. Üstelik de haklı olurdu.

- Bak bir iş için Moskova'ya gitmem gerekiyor. Burada kalmak istersen, kalabilirsin. En azından yüksektesin.

- Hayır, beni bırakmıyorsun. İşin her neyse iptal et. Üstelik fırtınalı dönem yaklaşıyor demişlerdi, uçakla da gidemeyeceksin.

- Muhtemelen trenle gideceğim. Hadi Silver, kendine gel. Bu bizim artık gerçekliğimiz, alışmak zorundasın.

- Sana gerçekten inanamıyorum Fransis. Beni yalnız bırakıyorsun. Bak bu yağmurun daha ne kadar süreceği belirsiz. Bir sürü sorun çıkacak. Artık dünya değişiyor. Bir hafta sonra nelerin tahrip olacağını bile kestiremiyorlar.

- Bir hafta sonra hala yaşıyor olacağız, sadece daha ıslak olacak.

Silver öfkeyle ayağa kalktı. Benim her konuda bu kadar net konuşmamdan nefret ediyordu. Aslında her şeyi bu kadar hafife almamdan da tiksiniyordu muhtemelen. 

- Bu kadar endişe senin hayatını kurtarmayacak. En azından yaşamaya devam ediyorken tadını çıkar.

Silver yeniden öfkeyle iç çekti ama söylediğimin doğru olduğunu biliyordu. Önce öfkeden ateş saçan gözleriyle bana baktı ama volta atmasını durdurdu. Artık daha sakindi.

- Hem senin şu işlerini bir türlü anlamadım. Ne diye Moskova'ya gidersin ki bu atmosferde? Sanırım bu yağmur dönemini çalışmaya devam ederek geçiren tek insan sensin.

- Hayır hiç de değil. Geriye kalan herkes yaşamına devam ediyor. Hükümetlerin hepsi OHAL ilan etti ancak yine de yaşamaya, maaş ödemeye ve çeşitli hizmetlere devam ediyorlar, öyle değil mi? 

- Yine de ne iş yaptığını söylemediğin gerçeğini değiştirmiyor.

- İş adamıyım diyelim olur mu, işimle ilgili ayrıntı vermek istemiyorum. Bunun seninle alakası yok, prensip meselesi.


Silver yeniden öfkelenerek ayağa kalkıp dolanmaya başladığında, onu durdurmadım çünkü bu kez de buna hakkı vardı. Bunu daha da kuvvetlendirecek bir şey yapmamaya çalışıyordum ancak söylemem gereken şey buna tamamen tersti. Bir Rus iş adamıyla görüşmem vardı ve onun gitmesi gerekiyordu. Yine de ertesi gün bu evden kimsenin çıkamayacağını bilemiyor olmak benim hatam değildi.


184. Gün...


93. gün bizim için ön görülemeyecek kadar talihsiz geçmişti. Bir önceki gün Silver'a sabah erkenden ayrılması gerektiğini söylemiş ve tüm gece küs oturmasına neden olmuştum. Elektrikler gitmiş ve yağmur fırtınaya çeviren bir hızla yağmaya devam ettiği için de, aklımıza gelmeyecek bir şekilde şehri su altına almıştı. Çıkış kapısını bulamıyorduk. Zaten 6. kattan da aşağı artık inemiyorduk. Rusya yalan olduğu gibi elbette ki fırtına düşünülen zamandan önce geldiği için zaten artık az hizmet veren havayolları da çalışmama kararı almıştı. Bu arada yerden bitme trenleri saymıyorum bile. Muhtemelen Rusya'ya yaklaşamadan ölüyor olacaktım. Sonuçta şu ayda bir aldığım işlerden birini kaybetmiş olarak, uzun plaza dairemde, artık neredeyse dört aylık sevgilim olmuş olan Silver'la baş başa kalmıştım. Bu bir yandan iyiydi. Bu yağmurun duracağı yoktu ve yalnız olmak gitgide dayanılmaz bir hal alıyordu. Ayrıca Silver ondan gitgide hoşlandığım bir kadın olduğunu çoktan kanıtlama fırsatı bulmuştu. Bunlar ne de anlamsız şeylerdi böyle. Dünyanın sonunun geldiğini düşünüyorduk yine de aşk işlerine ara vermiyorduk. Hala akşamları ona dokunmayı istiyor ya da küçük, darmadağın bir bara gidip, uyuklayana kadar bira içmeyi hayal edebiliyordum. Sanırım dünyanın sonu geldikçe bu tip şeyleri daha çok önemsemeye başlıyorsunuz. Ölme ihtimali yaklaştıkça, hayattan zevk aldığınız şeylere bakışınız daha farklı oluyor.


- Ne düşünüyorsun yine?


Silver gelip, başımın üzerine öpücük bıraktığında, koltukta bir bacağımı altıma almış olarak otururken yağan yağmuru seyrediyordum. Dudaklarım küçük bir tebessüm yakaladı ama düşüncelerimden tamamen sıyrılamamıştım. Bu yağmur durmak bilmiyordu. Daha ne kadar süre böyle devam edecekti? Kimsenin dışarı çıkmak için izni yoktu. Üstelik istesek bile çıkamıyorduk. Şehrin içinde kayıklarla yolculuk yapılmaya başlayalı elli günden fazla olmuştu. Ancak bu şekilde nereye kadar devam edeceğimizi bilemiyordum. Ağaçların hepsi devrilmiş, neredeyse aldığımız nefesin kalitesi çoktan düşmüştü. Silver geceleri bazen öksürükle uyanıp, saatlerce devam eden bu ciğer yoran süreci havanın düşen kalitesine bağlıyordu. Bir şekilde üst katlara taşınarak hayatta kalmış olan marketlere gitmek için kayıklardan yardım istiyorduk. Üstelik onlar da yeni stoklar almak için artık zorlandığından, gitgide azalarak bitemeye başlamışlardı. Markete gidemediğimiz günler için 6. kata kadar inip, balıkların gelmesini bekliyordum. İyi bir nişancıydım ama yine de balık avlamanın bu kadar zor olduğunu hiçbir zaman düşünmemiştim.


- İşimi hala merak ediyor musun?


Silver şaşkınlıkla gözlerini kısmıştı, bunu penceredeki belli belirsiz yansımasından görebiliyordum. Merakla yanıma oturdu ve camla arama girerek, yüzünü göstermişti. Dünya bozulmuş ve boktan bir yere dönüşmüştü ama bu kadın hala çok güzeldi. 


- Tabii ki. Hadi söyle.

- Bu kadar heyecanlandığına pişman olacaksın ama. Ayrıca tekrar hatırlatmak isterim ki beni terk etme lüksün de yok.

- Seni terk etmeyi hiç istemiyorum zaten sersem. Hadi söyle.

Silver'ın içten cevabına karşı şüpheyle gülümsedim ama bu, eğilip alnını yavaşça öpmeme engel değildi. Ona söylemekten korkuyordum ancak yağmur madem durmuyordu, benim de bir şeyleri hareketlendirmem gerekiyordu.

- Ben bir tür suikastçıyım. Yani açılımını bilmiyorsan zengin iş adamlarının tomarla para vermesini bekleyip, istedikleri kişileri öldürüyorum. Yani zaten adamlar işe yaramaz ve gençleri zehirliyen tipler oluyor. Belli kurallarım var elbette, masum adamları öldürmem ama…

Silver kocaman bir kahkahayla göğsüme vurdu. Uzun bir süre de gülmeye devam etti. Muhtemelen sadece oyun oynadığımı düşünüyordu ama ciddiyetimi bozmadığım için birkaç dakika sonra gülmeyi bırakıp gözlerime baktı.

- Sen ciddi misin?

- Evet. Hem de çok ciddiyim.


Silver önce biraz durdu, yeşil mavi gözlerini hiç hareket ettirmeden bana bakmaya devam etti. Hala bir tarafı, onunla oynadığımı düşünüyordu muhtemelen. Sonra vazgeçti. 


Yine o haftalardan biriydi. Tek odalı plaza dairemde benimle hiç konuşmadan tam bir hafta boyunca var olmaya devam edecekti. Kara para, adam öldürme ve dahası için vereceği tepkiden emin olamamışçasına bir hafta boyu susacaktı. Benim içinse asıl sonraki günlerde yağmur havuzunun 32. kata çıkıp çıkamayacağı konusuydu. Şehrin içine büyük gemiler girebilecek kadar derinleştiğinde ne yapacaktık? Belli ki artık işimi yapamıyordum ama sonrasında adam öldürme konusundaki yeteneklerimin hayatımızı kurtarmaya devam edeceğini hayal bile edemezdim. İşte o zamanlar Silver bir katille tanışmış olduğu için teşekkür edecekti.


276. Gün...


Artık hiçbir şey normal değildi.


Yağmur hala durmamıştı. Hiç kimseden haber alamıyorduk. Dünyada ne olup bittiğini bilmiyorduk. 92. gün giden elektrikler bir daha gelmemişti. Akşamlarımız bitmek üzere olan mumlarla geçiyordu. Bazen onlardan tasarruf etmek için karanlıkta da oturduğumuz oluyordu. Ay, dolunay olduğunda bu iyiydi. Artık doğadan daha çok faydalanmak gerektiği kesindi ancak üstümüzden hiç ayrılmayan kararlı kara bulutlar yüzünden bunu da çok beceremiyorduk. Işık sızmıyordu. Karanlık aydınlanamıyordu.


Plazanın 6. katındaki su, artık 15. kata gelmişti. Bütün şehir adım adım yükselirken, Silver ve ben de 32. kata ulaştığı gün ne yapacağımızı düşünüyorduk. Bir yanım bu yağmurun bir şekilde durması gerektiğini söylüyordu. Ancak bir yanım artık bunun pek mümkün olmadığını kabul etmeye başlamıştı. Dünya değişimden geçiyordu. Tıpkı Nuh tufanı gibi teste sokulduğumuz bir süreçte olabilirdik mesela. Hiçbir zaman o kadar inançlı biri olmamıştım ancak görünen o ki bu kez kurtarılmayı hak eden insanlar da yoktu. Ya da dünyanın herhangi bir yerinde koca bir kurtuluş gemisi yapılmış olabilir miydi? Her ne olursa olsun ulaşmamız çok zor olacaktı.


Artık marketler yoktu bu yüzden elimizdeki şeyleri oldukça dikkatli kullanmamız gerekiyordu. Bunun için insanlar kimsenin yüzünü bile görememeyi tercih ediyordu. Bu, kavga sebebiydi. Azalmakta olan yemekleri için sizi soyabilecek insanlar vardı. Nitekim geçen sabah başımıza gelen de buydu. 275. gün. Yani dün sabah, 45. katta oturan Çeçen kökenli Haron, elindeki devasa av tüfeğiyle kapıyı çaldığında çok beklenmedik bir sabah yaşadık. Benim için silahlar alışılmadık şeyler değildi elbette. Sakinliğimi korudum. Ancak Silver için bu başka bir konuydu. Kapıyı açtığımızda karşılaştığımız manzaradan ötürü, onu arkama alıp, gözlerimi kıstığımda, titrediğini fark etmiştim.

Haron öfke ve kendini kaybetmişlikle, emniyetini henüz açmadığını fark ettiğim tüfeği bize doğru doğrultmuştu.


- Konservelerinizi istiyorum.

- Ben de bira istiyorum Haron ama ne yazık ki her istediğimizi elde edemiyoruz.

- Oyun oynayacak zamanım yok, hadi, getir onları.

- Bence bu aralar zamandan daha bol hiçbir şeyimiz yok. Malum, hareket alanımız kısıtlı.


Haron daha da öfkelenerek silahını sallamaya devam etti. Silver'ı öldürmekle tehdit etti. Namluyu sürekli ona doğru çeviriyordu. Açıkçası biraz sinirlenmeye başlamıştım çünkü her ne kadar Silvır'ın önünde duruyor olsam da, korktuğunu hissedebiliyordum. Onu bu kadar korkutması da hiç hoşuma gitmemişti. Ama bu da bardağı taşıran şey değildi elbette. Bardağı taşıran, tüm öfkesiyle silahın kabzasını karnıma indirerek beni itmesi olmuştu. Silver da savrulmuş ve ağlamaya başlamıştı. Koşturarak mutfağa gidip, konserveleri toparlamaya başladığını gördüğümde, sesimin ne kadar sert çıktığına dikkat etmeden, ona bağırdım.


- Onları yerine koy Silver, hemen!

Bir an için sesimin gücünden etkilenerek yerine mıhlandığını gördüm. Ne yapacağını bilemiyordu. Haron kapıdan içeri girmiş tüfeğini sevgilime doğrultmuştu. Bu iş canımı sıkmaya başlamıştı. Olayı, ortalık daha fazla karışmadan çözmem gerekiyordu. Bu yüzden kalktım ve Haron'un bana doğrulttuğu tüfeğe rağmen üzerine yürüdüm.

- Yaklaşma yoksa ateş ederim!

Bana bağırıyordu ama panikle beyninin yönettiği hareketleri benim için çok şey anlatıyordu. Hızla üzerine yürüyüp, tüfeği sert ve tek bir hamleyle elinden aldım. Elime alır almaz emniyeti açıp, tek elimle ona doğrulttum. O kadar öfkelenmiştim ki, Haron yüzümde gördüğü her neyse, bana bakarak kendini dışarı çıkartmıştı.

- Böyle işlere bulaşacaksan hakkıyla yap en azından. Emniyeti kapalı unutmamalısın.

Sonra bana cevap vermesine izin vermeden tek el ateş ederek onu kafasından vurdum. Yere yığılıp, kafasından sıçramış kanların içine düşmesi çok kısa zaman aralığında gerçekleşmişti. Sonra kapıyı kapadım ve soğukkanlılıkla tüfeği emniyete alıp salondaki masanın üzerine bıraktım. Silver hıçkırıklarla ağlıyordu.

- Onu vurdun.

Ona soğukkanlı ve uyarıcı bir şekilde sadece baktım.

- Sadece gönderebilirdin. Dışarı çıkmıştı zaten.

- Eğer emniyeti fark etmeseydi, o bizi vuracaktı Silver, kendini toparlayacak mısın? Çünkü çok sıkıldım şu ağlama olayından.

O kadar duygusuz ve öfkeli konuşmuştum ki Silver şokla ağlamayı kesti. Sesim sakin ama buz gibiydi. Benden şu an nefret ettiğini biliyordum ama aynı zamanda içten içe hayatımızı kurtardığımın farkına da varmıştı. Çıkardığı konserveleri yeniden yerine koyarken de tek kelime etmedi. Birkaç dakika sonra mutfaktaki kapıyı kapattığında bana döndü. Sakallarım ve saçlarım uzamıştı. Saçlarım uzadıkça da aralarındaki kızıl teller belirginleşmeye başlamıştı. Bu halimle yakışıklı ama aynı zamanda da korkutucu göründüğümü biliyordum. Bunu kullanmak işime geliyordu.

- Senden nefret ediyorum.

Sesini yükseltmemişti. Bu yüzden söylediği şey canımı biraz yakmıştı. İçeri yürüyerek odanın kapısını çarpışını seyrettim. Bu iş can sıkıcıydı. Bu konuda hakkı vardı. Ancak yağmurun çok uzun süredir durmaması ve yaşam koşullarımıza verdiği hasar insanı etkilemeyecek gibi değildi. Bu da normalde göstermediğimiz yükseklikteki tepkileri göstermemize neden oluyordu. Sonraki bir hafta yine küs olduğumuz haftalardan biri olacaktı. Bu elimizden gelen tek şeydi.


368. Gün...


Eğer aylarca evden çıkamazsak ne olur sorusu çok derin bir sorudur. Sık sık "ay aklımı kaçırırım" diyenleri duymak mümkündür. Aslında bizim de yaşadığımız tam olarak buydu. Aklımızı kaçırmaya başlıyorduk. Evdeki tüm kitapları tekrar tekrar okumuş, birbirimizi sürekli yemiş ve konserve açmaktan bıkmıştık.


Yağmur hala durmamıştı. 367. gün bizim zeminimizin su almaya başladığı gündü. Bugün için 368. günü göremeyeceğimize inandığımız zaman tanımını kullanmam yanlış olmaz. Artık bir katil olmam ya da hala bankamda milyonlarımın olması da bir konu değildi. Bankalar yoktu. Paralar ve kasalar su altında kalmış, şehir Atlantis olma yoluna girmişti. Güneşi hiç göremiyor olmaktan ötürü halsizleşmiş, başka kimseyle konuşamıyor olmak beni bile mutsuzlaştırmaya başlamıştı. Üstelik hiç de konuşkan bir adam olmama rağmen. Bunun etkisi Silver'da daha çok olmuştu. Kadınların sosyalleşme konusundaki yaklaşımlar malum, onu bir yemeğe bile çıkaramadan bir seneye yakın zamandır bir aradaydık. Doğa şartları buna mecbur bırakmıştı ama yine de mecbur olmamıza değdiğimizi düşünmek istiyordum. Sonra hiçbir şeyin keyfini çıkaramamaktan dolayı, bunun da bir anlamı kalmamıştı.


367. gün uyandığımızda, ayaklarımızı suya indirdik. Silver çığlık atarak ağlamaya başlamıştı. Öleceğine o an karar vermişti. Bundan kurtuluş yoktu. Ben her zamanki sakinliğimle ona bakıp, sakinleşmesini beklemiş, sonrasında ise olabildiğince rahatlatıcı bir şekilde konuşmaya çalışmıştım.

- Sakin ol aşkım olur mu? Şimdi şöyle yapacağız, birkaç parça giyisi ve kalan konservelerden alıp, kendimizi kayıklardan birini bulmaya zorlayacağız. Evde artık kalamayız.


- Peki tam olarak nasıl yaşamaya devam edeceğimizi düşünüyorsun hayatım? Yapamayacağız, biliyorsun. Dışarısı çok soğuk, çok ıslak ve çok derin. Üstelik kaçabileceğimiz hiçbir yer yok. Birilerinin evine girmek için kapılarını çalabilsek bile, önce öldürülmekten kurtulmamız gerekecek çünkü herkes artık birbirine düşman. Sona kalan olmak için savaşıyoruz artık.

- Farkındayım. Ancak her şeyin sorumlusu benmişim gibi konuşmayı kes artık. Bu havadan hiç hoşlanmıyorum.


Gerçekten de çok sıkılmıştım çünkü onu sakinleştirmeye, her şeye rağmen ona şefkatli olmaya çalışırken, sürekli üzerime geliyor olmasından nefret ediyordum. Onu seviyordum ancak artık yorucu bir şey olmaya başlamıştı. Tüm bu düşüncelerimin içinde bulunduğumuz ortamla alakası olduğunu o kadar iyi biliyordum ki, daha fazla uzatmadan ıslanan ayaklarımın üzerine kalkıp, banyoya gittim. Her yer yağmur suyu dolmaya başlamışken aynaya baktım ve depoladığımız sulardan çok az bir avuç alıp yüzümü yıkadım. Şehrin tüm sistemleri allak bullak olduğu için, artık su da yoktu. Alabildiğine yağmurun bize verdiği tek güzel şey buydu. Ancak eminim ki bu yağmur suyu da bir sürü bakteri, hastalık vesaire taşıyordu. Her ne varsa suda, bizde ortaya çıkacağı zaman muhtemelen ölmüş olacaktık.


Evdeki toparlanmamızın sona ermesi çok kısa zaman almıştı. Yine birbirimizle konuşmadığımız bir güne girmiştik. Ben yanıma en rahat ettiğim tabancam olan Glock alıp, küçük ayrı bir çantaya da mermilerini doldurdum. Başımıza ne gelecek bilmiyordum ve belirsizlik olabildiği kadar çok savunmayı hak ediyordu. Silah benim için önüme net bakabilme aracıydı. Silver'ın bundan hoşlanmayacağını düşünerek onu hemen saklamak istemiş olsam da evden çıkmadan görmüş ancak yorum yapmamıştı. Muhtemelen o da bu koşullarda buna ihtiyacımız olduğunu biliyordu.


- Silver, lütfen bana küsme artık. Bak yaşamaya devam edip, uygun koşullara ulaşana kadar birbirimize ihtiyacımız var.


Silver öfkesinden alınmış başını salladıktan sonra dudaklarıma öpücük kondurdu. En azından bana hak veriyordu. Bugün bize ne gösterecekti, hiçbir fikrimiz yoktu.


 

Bütün gün, şans eseri evin önüne yüzmüş bir sandalla yolculuk yapmıştık. Üzerimize aldığımız yağmurluklar, poşetler ve şemsiyelere rağmen yağmurun hiç durmaması yüzünden sırılsıklam olmuştuk. Üşüyorduk. Silver tir tir titremeye bile başlamıştı. Gündüz her şey yönetilebilir şekildeydi. Ancak bizim modumuzu değiştiren; gecenin olmasıydı. Soğuk, yağmur ve karanlık birbiriyle birleştiğinde yaşam koşulları çok daha fazla zorlaşıyordu. Üstelik evler bomboştu. Bazı ara sokaklar yüzerek, köşelere girip sıkışmış ölü insan bedenleriyle doluydu. Kendi adıma ölü görmekten etkilenmiyor olsam da Silver'ın gözlerini her seferinde kaçırdığını fark edebiliyordum.


Yağmur bir türlü durmuyordu. Tüm dünya mahvolmuştu. Üstelik iletişime dair ne varsa geliştiğimiz, artık hiç biri işimize yaramıyordu. Akşam saatleri ise bizi iyice umutsuzluğa sürüklemeye başlamıştı. Konservelerimiz az sayıdaydı ama onların bulunduğu çanta yolda bir yerde, biz fark etmeden düşüp gitmişti. O kadar çok ölü görmüştük ki artık bizim de sıramızın geldiğini söylememek zordu. Öylece kurtulacağımıza inanmak aptallıktı. Üşüyorduk, yorgunduk, açtık, sıkılmıştık ve ıslaktık. Tüm bunların birleşimiyle medeniyetimiz sadece 367 günde yok olmuştu sanki. Kimseleri göremiyorduk.

Gece 12'ye 10 vardı. Silver ağlayarak koluma yaslandı. Yüzünde umutsuzluk, soğukkanlılık ve yenilgiye uğramışlık vardı.


- Sevgilim, daha fazla gidemeyiz. Çok yoruldum ve tükendim. Buradan artık kurtulmaya ihtiyacım var, çok çok bunaldım.

- Silver biraz uyu olur mu? Sadece çok yoruldun.

- Hayır hayır bu konuda ciddiyim. Tükendim ve birkaç haftadır da aynı şeyi düşünüyorum. Bu işin bir yere gideceği, yağmurun da duracağı yok. Vur beni.

Gözlerimi o kadar büyük bir şokla açmıştım ki, şimdiye kadar beni hiç böyle görmediğine emindim. İşte beni panik hissi kuyusuna atan da bu olmuştu. Hayattan vazgeçmek için, hem de bu fikre tutkuyla bağlanmak için ne gerekir sorusunun cevabı, durmayan yağmur olmuştu.

- Silver yapamam, biraz daha dayanalım.

- Bunun bir yere gittiği yok. Lütfen sevgilim. Boğulmak ve şu köşeye sıkışmış morarmış cesetler gibi olmak istemiyorum. Ben temiz bir ölüm istiyorum. Acı çekmeden. Bunu yapabilirsin. Unuttun mu bir katildin.

- Evet çok iyi hatırlıyorum. Ama sadece bana verilen işleri yapardım ve bunun içinde aşık olduğum kadınlar da olmazdı.

- Hadi Fransis.


Bana öylesine tükenmiş ve bitkin bakmıştı ki, onu vurmaya karar vermem on dakikamı almıştı. Sonrasında da kendimi öldürecek ve bu saçmalamış dünya için daha fazla enerjimi harcamayacaktım. Silver'ın kömür siyahı mükemmel saçlarının üzerinden başının üstüne silahımı dayadığımda, en ufak bir korku hissetmemiştim. O da korkmuyordu. İkinci kez düşünmeme bile gerek kalmamıştı. Bir el silah sesi şehrin su ile kaplı boşluğunda yankılanarak büyüdüğünde, gözlerimden akan tek damla yaşın bana yarattığı panik, kendimi vurmak için birkaç saniye durmama neden olmuştu. Ama silahıma yeni bir kurşun alırken, kulaklarımı çınlatan bir sessizlikle irkildim.


Saat 12'yi geçmiş ve işte o 368. gün gelmişti. Artık her yer çok sessizdi. Beni sırılsıklam yapana kadar yağan gürültülü yağmurun damlalarının silahıma damlamadığını fark ettiğimde kendime geldim.


O gün 368. gündü ve durmayan yağmur, durmuştu.


—SON—


 
 
 

Comments


bottom of page