4Duvar - Psikolojik.
- Zumrut Tanrioven
- 11 May 2024
- 21 dakikada okunur

1. Bölüm “Broken * Isak Danielson”
Işık, batmak üzere hareketlenen güneşi en parlak haliyle temsil ediyordu. Toprak'ın yere en yakınından tek katlı evi de, alçak olmasına rağmen bundan nasibini alıyordu. Odasında duran minik laptop, tıpkı şarj sorununun etkilerinde olduğu gibi sıcacıktı. Ancak bu kez kapalıydı.
Yaklaşık 6 hafta olmuştu, tek kelime bile yazmayalı. Bu durum iyiden iyiye canını sıkmaya başlamıştı. Depresyon belirtileri gösterdiğini düşünüyordu. Eve kapalı olma hali yeni değildi çünkü o bir sosyofobikti. Ancak artık kesinlikle yemek yemek istemiyordu. Lily'nin lazanyaları bile bunu sağlayamıyordu.
Zaman geçirebildiği tek kişi olan, karşı komşusu Lily; aynı zamanda arada sırada yatağını da paylaştığı bir duldu. Aslında sadece 29 yaşındaydı ama bundan 5 sene önce evlenmiş ve 2 sene önce de kocası Gerard'ı Irak'ta kaybetmişti. İki insan için de atlatılamamış onlarca konu, baş edilemeyen milyonlarca problem ve hiç bir şekilde iyiye gitmeyen fobiler varken beraber olmak çok kolaydı. Üstelik burçlara çok meraklı bu kadının dediğine göre; 'aslan burcu bir erkek olarak 'vazgeçilmesi son derece zor bir şekilde ateşliydi'.
Toprak, hemen cam önünde olan tek kişilik yatağında gerindi. Odasında 3 pencere vardı. Birinin önünde yatağı, diğerinde yazmakla uğraşırken kullandığı masası ve sonuncusunda da televizyonu. Salon şişman koltuklar ve güzel bir kaç kilimle dayalı döşeliydi. Burada bulunan tek şey pikapıydı. Mutfağında neredeyse iki kişi bile durmak mümkün değildi. Ancak bu ev, bırakmanıza izin vermeyecek kadar bağımlılık yapıyordu. Küçük, rahat, huzurlu ve sosyofobik olan, yalnız bir erkek için oldukça kullanışlıydı.
Batmaya başlayan güneşe rağmen bir türlü yerinden kalkamıyordu. Dün, oldukça garip bir gün geçirmişti. Hala anlam veremediği bir şekilde; bir nükleer fizik profesöründen mail almış ve bir kaç dökümanı tercüme edip edemeyeceği sorusuyla karşılaşmıştı. ‘Türkçe bilen ve aynı zamanda yalnız olan çok az yazar var çevrede, bana yardım etmelisin’ demişti. Bir an için gözlerini güneşe çevirdi Toprak. Ancak sadece bir kaç dakika bu şekilde kalabildi, çünkü ışık canını acıtınca arkasını pencereye dönmek zorunda kalmıştı. 'Nükleer fizikçi mi?' diye geçirdi içinden. Kaç tane fizikçi ona ulaşabilirdi ki ya da ulaşmak isterdi. Üstelik dışarı çıkamadığı için nerdeyse bütün izleri dünyada var olmadığını düşündürtecek kadar azken. 'Belki de buydu sebebi' dedi iç çekerek. 'Yalnız olmam'.
Kapının iki kez tıklamasıyla irkildi ve yalnızlık büyüsü bir anda tuzla buz oldu. Toprak söylenerek yerinden kalkarken düşünmeye devam ediyordu. Hatta laptopunu bile fark etmeden açmıştı. Odasıyla, kapı arasındaki mesafeyi oldukça uzun gelen bir zaman diliminde yürümüştü. 'Yalnız, sosyofobik bir yazar' dedi kısık sesle. Dokümanları bugün göndermesi gerekiyordu. Kapı tokmağına elini koydu ve nefes bıraktı, dış dünyayla karşılaşmak için sadece bir kaç saniyesi kalmıştı; 'yazamayan bir yazar için, basit bir çeviri' diye geçirdi aklından ve kapının açılış sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.
Tüm duru güzelliğiyle, üzerinde gri, bol bir kazakla duruyordu karşısında. Üşümüş gibiydi. Simsiyah saçları, su dalgaları gibi omuzlarından aşağı dökülüyor ve gözlerindeki yeşil renk, sanki yağmurdan ıslanmış gibi canlıydı. New York için sonbahar demek, bolca yağmur demekti. Aslında bu zamanlarda, merkezden uzak olan bu kısımlarda, sonbahar biraz daha Londra’ya benzetiyordu sokakları.
Toprak kapının önünden çekildi ve Lilly'nin hiç bir şey demeden içeri girmesine izin verdi. Kapıyı kapatıp geri döndüğünde, genç kadının buz gibi olmuş dudakları, onunkilerle buluşmuştu. Toprak düşünmeden kollarını onun beline sarıp sırtını kapıya yasladı. Onun dudaklarından sıcaklığı çekiyor gibiydi. İçten öpüşüyordu, ateşli ve istekli... Tüm sadeliğine rağmen, Lilly gerçekten dayanılması zor bir kadındı. Nefes alabildikleri bir an Lilly'nin gözleriyle buluştu gözleri.
“Sevişmek istiyorsun... bunu beklememiştim” dedi bu arzuya karşı koymak gibi bir niyeti olmadığını açıkça belli eden bir sesle. Genç kadın yanaklarına yayılan kırmızılıkla gülümserken “evet kesinlikle istiyorum. Lütfen” dedi sesindeki belirgin ihtiyaçla. Fakat bu arzu Toprak’ın zihninden “lütfen onun ismini söyleme” diye geçirmesine neden olmuştu. Sanki bir an önce onu ısıtmasını istiyormuş gibiydi. Bedenini ona yasladı ve bir kere daha öptü. Davetkardı ama kesinlikle şüphe çekici.
Toprak elini Lilly'nin saçlarından geçirip, kendini biraz geriye çekti. 'Lilly...' dedi durdurmak isteyen bir tonlamayla. Şu an hissettikleri onu bir an önce yatağına götürmeyi gerektirse de, şüphe, içinde ağır bir baskı yaratmıştı. Birbirlerine bu yüzden sahip olmaktan mutlulardı. Çünkü bir sorun olduğunda ikisi de saklamak için uğraşırdı. Yine aynı şekilde bir sorun olduğunda diğeri bunu mutlaka fark ederdi.
Lilly bir an için nefes bırakıp sakinleşti. Gözlerini yere indirip bir adım geri çekildi. Kendini uzaklaştırmakta zorlanmış, hareketi kararsızca gelişmişti ama onu öpmekten vazgeçmeyi başarmıştı.
“Neyin var?” dedi Toprak anlayışla ve kadife sesiyle. Bu, neredeyse şefkat hissi veren tonlama Lilly'nin gözlerini onunkilere kaldırmasını sağlamıştı. “Sadece...” derken bir an için durmuştu. Daha fazlasını söylemesine gerek var mıydı bilmiyordu ama onu sanki kendi ruhuymuş gibi anlamıştı.
“Paranoyan?” dedi Toprak anlayışlı.
Lilly başını salladı ama bu gözlerinin dolmasına neden olmuştu. Kontrol edemediği şeyler vardı. Yalnız yaşıyor olması da cabasıydı. Sevişmek buna en iyi gelen ilaçtı. Unutturuyordu her şeyi. Tüm hayali ettiği tehlikeleri. Peşinde olduğuna inandıklarını, patlamak üzere olan füzeleri, şaraplarını bitirdiğini düşündüğü hırsızları... ve kocasının eve döndüğünü düşündürten havaları. Tüm bu sonbaharı.
Toprak, Lilly’e elini uzattı. Aklında dönüp duran kurtları biliyordu. Daha önce onlarca kez anlattığı o çıldırtan ve insana ölümü isteten, kovalanamayan düşünceler. Salona götürdüğü Lilly’i yere oturtup, karşısına oturup bağdaş kurdu. ‘Bana anlatır mısın, bu sefer ne düşündün?’ dedi anlayışlı. Ellerini tutup dizine koyarken onun hareketlerini izliyordu. Lilly gözlerini indirdi ve bir süre hiç bir şey söylemedi.
“Gerard...” dedi ve devam etmeden sustu. Gözlerini kaldırdı. Sonra öne doğru hareket edip Toprak’a yaklaştı. Karşısındaki adamın ellerini göğüslerine doğru çekti ve ateşli bir öpücükle yaklaştı. İnişli çıkışlı dünyasında şimdilik konuşmaya yer yok gibiydi. Konuşmak istemiyordu, Gerard’ı yani kocasını hatırlatacak tek kelimeyi bir kez daha duymak istemiyordu. Paranoyaları onunla gitgide büyüyordu ve tüm bunları konuşmak çözüm olmuyordu.
Paranoyalar insanın peşini bırakmayan katiller gibiydi. Her zaman sizi uykunuzdan uyandıran, beyninizi kemiren yaratıklarla dolu, arkanıza dönüp bakmaktan asla kendinizi alamadığınız ölümcül hastalıklardı. Toprak onu kucağına çekti bir anda. Lilly’i ikinci kez durdurmak akıllıca değildi. Anlatmak istemiyordu, dahası paranoyalarından kaçmak istiyordu. Bu durumda, an içinde onun partneri olmaktan daha doğru bir şey olamazdı. Üstelik ikinci öpücükten sonra Toprak için de durabilmek fiziksel açıdan başka bir anlama gelmeyecekti.
Toprak'ın elleri istekli bir şekilde Lilly'nin siyah kot eteğini biraz daha yukarı kaldırdı. Bu onu kucağında daha da konforlu bir pozisyona getirmişti. Öpüşmeleri aynı hızla devam ederken, hava da kararmaya çoktan başlamıştı. Toprak sırtını koltuğa dayadı ve onun geri çekilip pantolonunu açmaya çabalamasını izledi. İkisi de o kadar hazırdı ki her şey için, aşktan öte bir yakınlıkları vardı. En büyük takıntılarını, acılarını, düşüncelerini, korkularını paylaşıyorlar; birbirlerini sürekli teselli edebilmek için orada oluyorlardı. Lilly içine almak istediği adama doğru hareketlendi ama her şey ve tüm bu ateş telaşlı bir görüntülü maille duruldu. İkisi de sakinleşmiş, birbirlerine bakar halde bir anda endişe ve merakla kalakalmışlardı.
“ Toprak! orada mısın?... sana dokümanları gönderiyorum, çok hızlı olmalısın tamam mı, bu çok acil.” diyordu ses. O kadar büyük bir korku ve panikle doluydu ki enerjisi tüm evi bir anda şüpheyle doldurmuştu. Toprak elini Lilly'nin yanağına koydu ve sakin bir öpücükle kapattı dudaklarını. “Çok üzgünüm sana bunu anlatacaktım, çok önemli olabilir” dedi. Lilly başını salladı, öpücüğüne karşılık verdi ve iç çamaşırını yanından alıp, eteğini düzelterek kalktı. Kendini salondaki koltuğa bıraktı.
Toprak bir an için nefes bırakıp ayağa kalkmak için kendini sakinleştirdi. Sonra yeniden koltukta Lilly'nin üzerine eğilip alnını öptü. “Yeniden geleceğim bekle” dedi sesi az önceki yakınlaşmanın şehvetinden sıyrılamamıştı. Lilly gülümsedi, bu nadiren yaptığı, içten ve özgür bir mimikti. Elleri Toprak'ı göğsünden itti, “hadi, hadi git hallet. Beklemek yerine kendim çözüm üretmemi istemezsin” dedi. Toprak Lilly'nin göğsündeki elini öpüp tatlı bir kahkaha attı “asla, sakın bunu yapma, ben halledeceğim”, sesindeki muzur tonlama Lilly'nin gülümsemesini genişletmeyi de başarmıştı.
Mail açıldığında videoyu yeniden oynatmak için fareyi hareket ettirdi. Karşılaşacağı her neyse onu germeye başlamıştı. Nefesini bıraktı ve okumaya başladı.
2. Bölüm “Separe Ways * The Journey”
Toprak elini plak kutusunun içine daldırdı. Aslında çok uzun zamandır plak koleksiyonu yapıyordu ama son iki senede olduğu kadar değer vermemişti hiç bir zaman onlara. Artık tam anlamıyla ‘can dostları’ haline gelmişti bu plaklar. Birbirinden güzel kapaklarla, en şahane gruplar onun dergilikten bozma olan ‘plak kutusu’ içinde yer alıyordu. Eli bu sefer “Journey” plağını bulmuştu. Kulağına gelen “Seperate Ways” girişi onu gözlerini kapamaya zorladı her zaman olduğu gibi. Bu şarkı da hem garip bir hüzün, hem de gerçek anlamıyla bir güç hissediyordu. İçini dolduran bir heves oluyordu bu sözlerle beraber. Parmakları iştahla klavye tuşları üzerine kapandı ve yazmak için doğru anı bekledi. Ancak şarkının en güzel anı geldiğinde, ekranında bir mail zarfı belirdi. Her zamanki gibi inanılmaz bir zamanlaması vardı.
Lilly’nin onun için gelişini harcadığı gün gibi. Onu bütün gün ve gece meşgul eden çeviriyi gönderdiği gün gibi. Engel olamadığı merakla birlikte, farenin oku zarfı tıklarken buldu kendini en son. Açılan ekranda sadece bir cümle yazıyordu;
“Çabuk evden çık, seni almaya geliyorlar.”
Bir an için şaşkınlıkla maile baka kalan Toprak bir kaç saniye sonra, yani yazanı üçüncü kez okuduğunda gülümsedi. ‘Evden çık mı?’ diye söylendi acı bir gülümsemeyle. ‘Evden nasıl çıkabilirim seni zeki adam!’ dedi, sesi öfkeyle dolmuştu. Ekranı kapatıp sandalyesinden kalktı, yanındaki bir bardak viskiyi dikti ve perdeleri çekerken buldu kendini. Sinirlerini bozan şeylerden biri de kendini koruyamayacağı olaylar yaklaşırken, kapana kısılmış gibi hissetmekti ve şu an tam da bu oluyordu. ‘Evden çık mı!!!’ dedi paniğe dönüşen sesiyle; evin içinde deliye dönmüş fare gibi dönüp duruyordu. Bütün perdeleri kapamış, kapıyı üç kere kilitlemişti. Sakinleşmek için ellerini duvara dayadı ve salonda bir an için soluklandı. Bu evham ona göre değildi kesinlikle. Nefesinin kesildiğini hissediyordu. Yavaş yavaş onu terk eden oksijenin, evin içindeki panik havaya karışışına şahit oluyordu.
Gözlerini kaldırıp perde aralığından Lilly’i gördüğünde sakinleşti. Nefes alış verişinin düzene girişini hissedip, onu seyretmeye zorladı kendini. Ona doğru geliyordu. Neyse ki yağmur kesilmiş, hatta biraz güneş ışığı ısıtıyordu sokağı. Saat 5’e geliyordu. Akşam karanlığına daha çok vardı.
Onun gelişinden başı dönmüş bir şekilde kendini sakinleştirmişken, birden irkildi ve maili hatırladı. Kendisi bile neyle karşılaşacağını bilemezken, Lilly’nin eve girip, kapanına ortak olması ne kadar doğru olurdu? Karşıdan karşıya geçen komşusu sanki onun düşüncelerini fark etmiş gibi, bütün perdeleri kapalı olan eve garipsercesine bakar halde durdu kaldırımda. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu ya da basitçe krizlerinden biri olduğuna inandırıyordu kendini. Ama her neyse düşündüğü, bir süre daha bakıp, yeniden karşıya geçip evine girdi. Evin panik enerjisi onu Toprak’a gelmekten vazgeçirmişti. Toprak da nefesini bıraktıktan sonra yeniden endişeyle kendini zorlamaya başladığını fark etti. Onu rahatlatan şey bir anda yok olmuştu...
Gözlerini perde aralığından gözlediği boş sokaktan ayırmaya zorlayan şey, kilerinden duyduğu ses oldu. Gözleri kısıldı ve yine ona gelen evhamlı hislerle kilere doğru döndü. Koridoru geçip, salonun karşı köşesinde olan kiler kapısına yanaştı ve bir an için titrekçe kulpu tuttu. Kapıyı olabildiğince yavaş açtı, sanki arkasından her an bir pitbull fırlayabilirmiş gibi. Ama kiler boştu. Buna rağmen onda yarattığı heyecan sinirlerini o kadar germişti ki, boş odayla karşılaşırken bile bir an için ürkekçe gözlerini kırpıştırdı. Fakat sonra nefesini sakinleşmek için bıraktı ve salona döndü. Ama koridora dolan ışığı fark ettiğinde yeniden tedirginlik baş gösterdi.
Perdeler kapalıydı, güneş ışığı için hiç bir yer kalmamıştı. Toprak yeniden vücudunu esir alan korkuya küfrederek koridora doğru yürüdü. Karşılaştığı sahne gözlerini ürkekçe kırpmasından fazlasını gerektiriyordu. Üç kilitle kapadığı dış kapısı sonuna kadar açıktı ve dışarıdan serin hava içeriye dolarken, güneş ışığı da yerini edinmişti. Ancak çağırılmayan bu misafirler Toprak için iyi bir şeyin habercisi değildi. Tedirgin hareketlerle arkasını döndü, etrafı kolaçan etmek için.
Gözlerinin karanlıkla buluştuğu an da.. bu andı.
3. Bölüm “When the Darkness Comes” * Colbie Caillat
Bir adam için korku, baş edilmesi gereken bir fazlalıktır. Bu fazlalık kalıcı olmaya kararlı olduğunda problem demektir. Bir adam için problem yok edilmesi gereken bir düşmandır. Eğer onu yok edebilecek kadar güçlü değilse, yavaş yavaş ölmeye mahkumdur. İşte en yüksekte olmak ve dışarıya dokunmak tam da bu tür bir düşmandı Toprak için. Yok edilmesi gereken ama başaramadığı için tüm hücrelerine bir kanser gibi hükmeden kötülük. Onu evinin dışına kapatmak, kalabalıktan uzak da olsa, işlediği bir suç yüzünden hapse atmakla birdi. Onun suçla ilişkisinin hikayelerden ibaret olduğunu düşünürsek Toprak, masum bir mahkum olarak hapse atılmış, zavallı; yok olmak için zamanını bekleyen bir adam olarak açtı gözlerini camla kaplı tavana karşı.
Bir kaç dakika anlayamadığı cama ve bulutlara baktı, vücudunda adrenalin yavaş yavaş yayılmaya başlamıştı. Korkular, tedirginliğini anlamının üzerinde bir noktaya taşımış ve yavaş yavaş panik olmaya zorlamıştı. Bir kaç dakika geçtikten sonra hızla ve heyecanla, korkunun zorlamasıyla nefes nefese kalktı yerden. Etrafı camlarla kaplı, modern bir kaç koltuk, masa ve bir kaç farklı eşyayla kaplı bir tür daire gibi görünüyordu. Ama onu asıl tedirgin eden camlardan baktığında sadece gökyüzünü görüyor olmasıydı. Kendi evinde değildi, hiçbir şeyi tanımıyordu ve en kötüsü de yüksekte... çok yüksekte olduğuna dair içinde bir his olmasıydı.
Kafasının içinde sahibini bilmediği küfürler vardı. Enerjisini tüketen bir panik hali sarmıştı tüm bedenini, bütün biyolojik durumunu etkileyen bir hale gelmişti. Sonra oturmaya karar verdi biraz. Kendini koltuğa bıraktı, elleriyle başını hafifçe sıktı, midesinin bulantısı başını da döndürüyordu. Kendini sakinleştirmek için bir süre o şekilde durdu.
Yerinden kalkıp, ne yapacağına karar vermeden önce bir kaç saniye etrafına bakındı. İlk an başının döndüğüne emindi. Evinde değildi. Koltuğu yoktu. Bilgisayarı yoktu. Perdesi... Lilly! Nefesinin hızlandığını hissetti. Gözlerini yere indirip, kendini sakinleştirmek için düşündüklerini zihninden uzaklaştırmayı denedi. Zemine odaklıydı. “Burası benim evim” diye geçirdi içinden. “Burası benim evim.”
Nefesini düzene soktuğunu hissettiği an gözlerini yavaşça tam karşısında kalan pencere alana kaldırdı. Yerden tavana kadar uzanan geniş pencereler, şimdilik gök yüzünü ve bulutları tutuyordu çerçevesinde. Bu yüzden cama yaklaşmak, intiharla bir geliyordu Toprak’a. Gözlerini diğer yanına çevirdi ve bir masa gördü. En güzeli üzerine kalemlerin ve kağıtların bırakılmış olmasıydı. Nefesi daha da sakinleşirken, kendini bir anda oraya yönlenmiş olarak buldu. Yazmalıydı. Sakinleşmek istiyorsa yazmalıydı. Herhangi bir şey. Nasıl uyandığını, zemini, Lilly’i. Kağıt tomarını, üzerindeki kalemle beraber alıp, yere bıraktı kendini. Ayakta olmak, yükseklik hissini daha da dayanılmaz yapıyordu.
Hızlıca, sanki kan kaybediyor gibi aldı eline kalemi. Yazmaya başladı. Ne bulursa, ne olursa yazacaktı. Önce “bu yüksek binanın....” dedi. Sonra buranın yüksek bina olduğu gerçeğini fazlaca kabullendiğini düşünüp vazgeçti. Çizdi üzerini. “Burası benim evim” dedi içinden gele gele.
“Burası benim evim.”
Kapının çalınan sesiyle irkilmeden önce, hala da karar verememişti ne yazacağına. Lilly ilk sıradaydı. Gözünün önünde canlanmasını istiyordu. “Onu özledim” diye geçidi aklından. Kendinde kalkıp, kapıyı açacak gücü bulduğunda, Lilly’nin bu kadar bağımlılık yapmış olduğunu fark etmediğini düşündü. Kocasına hala aşık olan bir kadının kalbine ne kadar girilebilirse o kadar yer almak istediğini düşünmemişti daha önce. Kapıya yaklaşırken, arkasından gelen bir sesle olduğu yerde durdu.
“Beni yazmak istiyorsan, yazmaya başlamalısın.”
Toprak dönüp baktığında Lilly, hep sevimli görünen mor pijamaları içinde ona bakıyordu. Kağıtların başındaydı. Saçları darmadağındı ve hep uyandığındaki güzelliğiyle ona bakıyordu. Uyandığında ışıl ışıldı. Hep yaşamış olduklarından arınmış. Kocasının anılarından uzak. Paranoyalarından sıyrılmış bir şekilde ışıl ışıl olurdu uyandığında gözleri.
Kapıdan vazgeçip geri döndü sonunda. Yeniden kağıt tomarının önüne oturup, yazmaya başladı birden bire. “Lilly gözlerini karanlıkta, içeri giren aydınlığa çevirdi. Sessizlik içini karartmışken, duyabileceği en güzel sesi duydu; yağmuru. Kapıyı açan her kimse, kendiyle beraber yağmuru da getirmişti evine. Lilly yerinden kalkıp ellerini uzattı. Saçları omuzlarına dağılmış, kabaran dalgaları, onu bu ev haliyle daha seksi bir kadın yapmıştı.”
Kapı yeniden çaldı sonra...
Toprak gözlerini kapıya çevirdi. Kendini yazdığından çekemiyor olsa da, bunu bir anlığına yapmıştı. Sonra yeniden Lilly’nin omuzlarındaki saçlarının hayaline döndü gözleri. Eli hala ona uzanıyordu. Dışarıda başlayan yağmur, bulutların karanlık yüzünü göstermeksizin hızlanmıştı. Böyleyken yüksekte olduğunu anlamak çok daha zordu. Böyleyken evde hissetmek de daha kolaydı. Sonbaharda Londra’ya benzeyen sokağını anımsatıyordu.
Lilly’nin uzanan eline karşılık, parmakları arasındaki kalemi bıraktı. Gözleri onun gözlerinin içine bakıyordu. Ayağa kalkıp elini tuttu önce. Sonra gülümsemesini seyretti. Gülümsemenin, her ufak eklemine kadar yayılan sıcaklığını hissetti. Sonra elinden çekip onu geldiği odaya doğru götürmesine izin verdi. İçerisi karanlıktı, etrafta neler olduğunu görmek imkansızdı. Ama koku... tanıdık ve güven vericiydi. Tanıdık parfüm kokusu ve o kadın kokusu birbirine karıştığında baş döndürücü oluyordu.
Sonra gürültüyle açılan kapının yarattığı hisle beraber, gördüğü şey pencereler oldu. Aşağı görebilecek kadar yakında duruyordu. Lilly gitmişti. Güven veren koku. Karanlığın hissi. Her şey bir anda yok olmuştu. Üstelik yüksekliği saklayan yağmur da artık yoktu. Aşağıya odaklanan gözlerini çekemedi ilk an. Kalbi gitgide hızlanmaya başlamıştı. Tenine yayılan soğumayı da iliklerinde hissediyordu. Arkasında duyduğu ayak seslerine dönemedi bile. Nefes alış verişi hızlanıyordu, bir astım hastası gibi tıkanıyordu. Sonra iki kişinin kollarından tutup onu hızlı çekişiyle gözlerini kapadı.
O kadar sert bir şekilde çekmişlerdi ki, kendini yerde buldu Toprak. Başı dönüyordu, kalbi hala içeride hapis bir his gibi çıkmaya çabalıyordu göğüs kafesinden. Gözlerini tepesinde dikilen üç adama çevirince yükseklik uzaklaşmaya başlamıştı aklından. Üstelik yerde olmak iyi bile gelmişti bu hissine. Nefesi düzene girdikçe, gözleri de odaklanıyordu adamlara. Birinin gözlerini görmesi imkansızdı. Neredeyse yüzünün yarısını kaplayan bir güneş gözlüğü vardı. Tepesinde, yeşil gözlerini odaklamış adamsa, kızıl sakallarını kaşıyordu. Üçüncüsü bebek yüzlü, sarışın bir Amerikalıydı. Üstelik aksanının Teksas’a ait olduğuna dair de bir his oluştu içinde. Hikayelerini yazmak kolay olurdu. Grubu yöneten sert bir adam, kendine güveni azalmış bir gardiyan ve tam olarak ne yaptığını anlayamamış, zeka seviyesi oldukça düşük bir Amerikalı. Diğerlerinin buradan olmadığını söylemek zor değildi. Öyküsü için yeni karakterler bulmuş bir yazarın gülümsemesi yayıldı dudaklarına.
Sarışın olan gözlerini kısarken, gülümsemesi hala dudaklarındaydı. “Gülümsemen için eğlenceli bir şey yapmış olmalıyız” dedi. Sesindeki ton, bu tepkiye kızmış olduğunu net bir şekilde anlatıyordu.
“Hayır. Sadece az önce böldüğünüz hikayemi düşünüyordum. Benim için iyi bir malzeme olabilirsiniz.”
Sarışın olan gözlerini, tam tepesindeki kızıl sakala çevirdiğin de, Toprak da hafifçe doğruldu yerinden. “Her neyse” derken eliyle havayı savuşturdu kızıl sakal. “Kaldır şunu yerden.”
Bay güneş gözlüğü, pek de kibarca olmayan bir şekilde onu yerden kaldırdığında Toprak, karşı koymadı. Sonra koltuklardan birine onu bıraktığında da karşı koymadı. Aklında Lilly vardı. “Nereye kaçmış olabilir?” diye geçiriyordu içinden. Karanlığa girmişlerdi beraber, yağmur yağıyordu üstelik...
Kızıl sakal önüne eğildiğinde, Lilly kafasından uçup gitti. Odaklandığı yeşil gözler, içleri boş bakıyordu. En azından bu anlamın ne olduğunu bilmiyorum diye geçirdi içinden.
“Yaptığın çeviriyi istiyoruz” dedi sertçe. Aksanı Amerikalı olmadığını kanıtlıyordu. “Belki İskoç” diye geçirdi içinden. Aksanından bir şey anlayamıyordu. Onların aksanları daha koyu olurdu. Fakat yine de...
Adam yine onun düşüncelerini darmadağın eden bir şekilde sarstı bedenini. Omuzlarından tutup sallamıştı resmen. Aslında ona vurmayı bile düşündüklerini tahmin edebiliyordu. Büyük adamlar işlerini böyle çözerdi ne de olsa. Yumruk yumruğa, etleri birbirine çarparak kavgayla. Bunlar büyük adamlar gibiydi.
Toprak yeni uyandığı bir uykudan sonraki mahmurlukta olduğu gibi kıstı gözlerini onlara. Ne kaçırdığını merak ediyor gibi bakıyordu. “Ne dediniz?” dedi istemsizce. Aslında gerçekten de ne demek istediklerini hiç merak etmiyordu. Lilly vardı hayalinde. Onun beline sarılmak, kendine yaklaştırırken gözlerine düşen şehveti görmek istiyordu. Ya da sadece arada bir hasta olduğunda ona yaptığı çorbalardan tatmak istiyordu. O hastalığın bitmemesini dilemiş olduğu şefkati hayal ediyordu.
Bay güneş gözlüğü İtalyan’a benziyordu. Akdenizliler gösterişli gözlükleri severlerdi. İtalyanlar bu gösterişin kendine yakışmasını sağlayan versiyonlarıydı. Bu adam da öyleydi. Yakışıklı, uzun boylu ve ince yapılıydı. Ellerini siyah saçlarından geçirirken, tek elini cebine soktu ve “çeviriler diyoruz idiota” dedi. İşte tam o an Toprak’ın aklına düşen fizikçinin mailleri olmuştu. Ondan yalnız olduğu için çevirileri yapmasını istemişti. Şu an bu istek “yalnızsın, seni özleyecek ve arayacak biri olmayacak, ölsen bile sorunumuz olmazsın” demek istemiş gibi hissettiriyordu.
“Lilly özlerdi belki” diye geçirdi içinden. Lilly’nin ona, kendisinin ona hissettiği bağlılığı duyuyor olmasını istiyor olduğunu her seferinde şaşkınlıkla fark ederek. Fakat durum öyle olamıyordu. O, savaşın ondan aldığı kocasına aşıktı ve bundan vazgeçemiyordu. Geceleri uyumadan önce onu hayal ettiğine emindi. Fakat iş gerçek dünyaya geldiğinde, kendisini en yakın arkadaşı yapmıştı. “Belki...” dedi aklına yeni gelmiş gibi “benimle sevişirken de kocasını hayal ediyor, gözleri kapalıdır her zaman...”
Sonra şiddetle bunun adaletsiz bir suçlama olacağına karar verip düşünceleri kovaladı zihninden. Ama adamlar cevap alamadıkları sorularını yeniden sormak istemediklerini açıkça belli eden o yumruğu attıklarında, hikayeden çıkmayı başarmıştı nihayet. Kızıl sakal atmıştı yumruğu ve itiraf etmesi gerekirse bir hayli sertti. Tüm zihnine ve bedenine yayılan acının hissiyle patlayan dudağına kapattı elini. Koltuktan aşağı düşmemeyi başarmış olsa da zayıf olduğunu bir kez daha hatırlamıştı üstelik.
— Artık şu soruya cevap ver ahmak herif. Ne o geri zekalı falan mısın sen?
— Hayır zekam yerli yerinde, teşekkürler. Şimdi... ne bilmek istiyordunuz?
Kızıl sakal sanki anlamamış gibi bay güneş gözlüğüyle bakışırken, sarışın olan devreye girmişti. “Bence bizi oyalıyor bu” diye söylendi kendi kendine. Toprak aslında aptal olduğunu düşündüğü Amerikalının belki de en akıllıları olabileceğine kanaat getirmeye başlıyordu. Soruyu duyuyordu ama çevirileri neden onlara teslim etmeliydi ona karar veremiyordu.
Yani kaybedecek bir şeyi yoktu. Öldüğünde arkasından ağlayacak birinin de olduğunu düşünmüyordu. Belki de dünya için ilk kez elinden iyi bir şey yapmak gelecekti ve bu çeviriler her şeyi değiştirecekti. Sonuca karar veremiyor olsa da, nefesini bıraktı ve bu işin böyle gitmeyeceğine karar vererek “Türkçe çevirileri ne yapabilirsiniz ki?” dedi. Bay güneş gözlüğü ona yine havalı bir jestle dönerken “Türkçe hallerini istemiyoruz. Orijinal halleri lazım bize” dedi. Toprak’ın kafası karışmıştı. İyi de o zaman neden ona gelmişlerdi? Çünkü asıl sahiplerin hiç birine ulaşamıyorlardı muhtemelen. İç çekti. Hayatı o kadar da sevmiyor değildi. “Keşke en başında, bu işin bu kadar gizemli olduğunu anladığında kabul etmeseydim” diyordu kendi kendine. Fakat öte yandan içindeki yazar bu macerayı istemişti. Bu gizem için çılgına dönmüştü. Macera onu kendi hikayesinde yazabileceğinden daha farklı bir boyuta getirmiş olsa da aslında içten içe dilemiş olduğu heyecanın tamda ortasına düşmüştü.
— Beyler çok üzgünüm ama size bana verilen gizli belgeleri veremem. Biliyorsunuz, sonuçta gizliler. Eğer onları istiyorsanız gidip sahip_
Lafını bölen yeni yumruk çenesine inmişti. Bu seferki sarışın olandı. Yalan söylediğine ve zaman kazandığına emin olmuştu muhtemelen. Şimdide içindeki büyüyen hiddeti çıkarmak için Toprak’ın yüzünü tercih etmişti. İstediklerini yapabilirlerdi. Ne de olsa hiç bir şeyi arkasında bırakmıyordu. Çenesindeki acı ve yumruğun gücüyle bu kez koltuktan yere düşmeyi becermişti. Bu yüzden kendi kendine gülümsedi ama yeni bir yumruk için hazır olmadığından bunu görmemelerini sağlayacak şekilde başını aşağıda tutmaya devam ediyordu.
— Söyle geri zekalı.
— Bana geri zekalı demeye devam ediyorsun ama ben bir yazarım yani bu demek ki sizden daha yüksek IQ sahibiyim. Yani biliyorsunuz işte, yaratıcılık falan filan...
Toprak sesindeki alaycılığın desteğini kendisi de bilmiyordu. Aslında iç dünyası başka konuşuyor, dış dünyası başka konuşuyordu. Her zaman böyle olmuştu. Bu yüzden içindeki kadar anormal görünmeyi başarsa bile, dışındaki kadar umursamaz zannedilmeyi başarabiliyordu. Söylediklerinde ciddiyetsizlik vardı. Bu hep böyle olmuştu. Fakat aslında bir hayli ciddi bir adamdı. İç dünyasında. “Belki bu bir paradoks” diye geçirdi içinden. “Belki de ruhum ve zihnim iyi anlaşamıyor. Onların savaşı, bedenime kaotik yansıyor.” Her şey muhtemeldi. Şarkıdaki gibi işte “you’ll never know”.
Yeni bir yumruk için İtalya’nın hareketleneceğini düşünürken, onun pis işlere bulaşmayacak kadar gösteriş meraklısı olduğunu fark etmişti. Yeni yumruk kızıl sakaldan gelmişti. “Beni sırayla mı döveceksiniz? Çünkü ikinizin de tarzı birbirinden bir hayli farklı, kendimi buna alıştırmam zor” diye söylenirken, çarpık gülümsemesi aslında onları daha da sinirlendirecek şeydi. Ama vazgeçmedi. Tüm ruhsal hastalıklarına rağmen mazoşist olmadığını biliyordu. Fakat belki de...
Toprak kendi hayal dünyasından çıkmasını sağlayacak aralarındaki konuşmaya kulak misafiri olurken yerden kalkıp yeniden koltuğa oturdu. Bay gözlük “bence bu işe yaramayacak, bu kadar yeter mi dersiniz” dedi. Tam da düşündüğü gibi beyefendiliğin bozulmasından hoşlanmıyor olsa gerekti. Şiddet sevmiyordu. Dudağı patladığında bu yüzden başını başka yöne çevirmiş olmalıydı. Toprak “kimse normal değil” diye geçirdi içinden. Herkesin bir sorunu vardı. Dışarıdan korkan adamla, kana bakamayan adamın farkı var mıydı gerçekten de? İkisi de ona iyi olmayan şeylerden kaçarak koruyordu kendini. Tıpkı bay gözlüğün başını kan ortalığa saçıldığı an çevirmesi gibi Toprak da kendini evine hapsetmişti. Onun başını çevirdiği yön eviydi.
Kızıl sakal başını sallarken “yeterli, daha fazlasının onu da memnun edeceğini sanmam” dediğini duydu. Kendisinden bahsediyor olamazlardı. Yani sonuçta onun hoşuna gitmiyorsa, yumrukların da gitmiyor olması gerekiyordu. Üç adam da ona sert bakışlar atarak dairden çıktıklarında Toprak kendi başına kalmıştı. Bunu fırsat bildiği an kendini kağıtların önünde attı. Kalemi eline aldı ve yazmaya başladı.
“Lilly gerçek bir güzellikti. İçini rüzgar estiğinde gözlerini kapayan bir kedi gibi sakin yapıyordu. Yavaşça onun yanına doğru gelirken, karanlık odanın korkutucu uğultusundan uzak kalmışlardı sanki. Her şey olması gerektiği gibiydi. Her şey olmasını hayal ettiği gibiydi.”
Toprak tek hava girişinin olduğunu düşünmesine neden olan rüzgarı içeri alan kapı altına doğru bir hareket yüzünden kaldırdı gözlerini. Bir not atılmıştı. Bu, onun gözlerini kısarak bakmasına neden olmuştu çünkü aslında hikayede böyle bir şeyden mi bahsediyordu yoksa gerçekten olmuş muydu anlayamıyordu. Emin olmak için kendini yerden ve kağıtların önünden kaldırıp, kapının altına gitti. Hatta kapının altından bakmaya da çalışmıştı. Fakat mesafe çok dardı ve elbette bu, işe yaramamıştı.
Notu açtığında önce kaşları kalktı. “Bu küçük biri olmalı” diye geçirdi içinden. Henüz harflere ve yazı yazmaya yeni alışmış biri gibiydi. Ne yazıyordu?
“Lütfen aynaya bakın bayım, lütfen.”
Kaşları bu notun anlamıyla daha da çok çatıldı. Alnındaki kırışıklıkların ne kadar derinleştiğini tahmin bile edemiyordu. Lilly’e göre bu ifade onu seksi yapıyordu ama o, şu an hiç de böyle hissetmiyordu. Kendini aslında hiç bir zaman seksi hissetmiyordu. Ama nedense Lilly’de bunu bir şekilde uyandırabiliyordu.
Toprak bir ayna bulmak için etrafa bakındı ama yoktu. hava karardığında belki camlar işine yarayacaktı ama şu an bunun için fazla aydınlıklardı. Ayna yokken, ona aynaya bakmasını öğütleyen notu kim, neden yazardı ki? Kağıtlarının başına giderken derin bir şekilde iç çekti. Kafasını bulandırmak, onu korkutmak için çok uğraşılmıştı. Bunun bir anlamı olmalıydı. Bunun bir nedeni olmalıydı.
4. Bölüm “Moral of the Story” * Ashe
Aslında bir kaç gün Toprak için bir hayli fazla sayıda yumruk yiyerek geçmişti. Çevirileri bir türlü vermek istemediği için ona kızgınlardı ve artık sırayla geliyorlardı. Fakat artık “hatırlamıyor musun? Hatırlasana be adam!” diye çıldırma sahnelerine de şahit olmaya başlamıştı. Gerçekten çevirilerin ne olduğunu ya da nerede olduğunu hatırlamıyor olduğunu mu düşünüyorlardı, emin değildi. Ya da sakladıkları bir şey vardı. Biraz garip davrandıklarını düşünmeye başlamıştı. Şimdiye kadar onu sakat bırakmaları ya da öldürmeleri gerekiyordu. Bir şekilde çevirileri bulmanın başka yollarını aramaya başlamış olmaları gerekiyordu. Ya da laptopunu incelemek için önüne koyup, parmak izi için parmağını kesmiş olmalarını bekliyordu. Yazdığı bir hikaye olsaydı, böyle yapacağını düşünüyordu çünkü.
Ama gerçek hayat hep bir farklılık konusunda direttiği için, hikayelerin normalden daha garip olması olağandı. Buna alışmıştı. Bu yüzden gerçek hayat onu her zaman daha az heyecanlandırıyordu. Bir kaç günde sayfalarca hikaye yazmıştı. Hepsi de Lilly ile anlarını anlatıyordu. Günlük değillerdi, yaşamadıkları hikayeleri yazıyordu ama onun kokusunu yazdıkça daha çok hissettiğini düşündüğü için kendini durduramıyordu.
O aldığı garip nottan sonra kendini akşamları cama bakmaya zorlasa da muhtemelen verdikleri yemeklerden olduğunu düşündüğü bir şekilde uyuya kalıyordu ve o anı bir türlü gerçekleştirememişti. Ancak artık, buna kararlıydı. Bu akşam, çocuğun notta yazdığı gibi “aynaya bakmaya” hazırdı. Bunu yapmak için yemeğini de yememeye karar vermişti. Ama aslında bugün takıldığı şey Lilly’nin hala neden kendisine, kendi ruhu kadar bağlı olmadığıydı. Onu burada olduğu süre boyunca sevdiğine inanmaya başlamıştı. Onu elbette seviyordu ama aşk başka bir kategoriydi ve bu süreçte ona olan özlemi sanki bunu da işin içine dahil ediyordu. Sadece...
Kendini bir anda geriye doğru bıraktı. Başının ağrısından mustaripti ve akşam yemeğinden sonra uyuyana kadar da geçmiyordu. Bu yüzden düşünceleri arasında boğuşmak da ona fayda sağlamıyordu. Aklına gelen şeyler kalbini kırıyordu. Lilly’nin sevişirken kocasının ismini söylediği anları yüzüne vurmamak için çok uğraşmıştı. Şimdiye kadar da öyle yaptı ve ölü biriyle yarışamayacağını düşünerek oluruna bıraktı ama bu içindeki his o kadar ağırlaşmıştı ki, bundan sonra sadece kendisine istiyordu. Lilly sadece ona ait olsun istiyordu.
Akşam saati olduğunda ve hava tamamen karardığında yemeği yememek konusunda direnci işe yaramış ve baş ağrısı geçmemiş olsa da uykuya yenik düşmemişti. Kağıtlarından ayrılıp, cama doğru yürümeye başladığında yükseklikle arasındaki anlaşmazlıkla mücadele ediyordu. Kapalı alanda olma korkusu bir şekilde kapının altından giren rüzgara yakın olarak sakinleşmişti ama bu yükseklik konusu onu paralize ediyordu. Adım adım cama yaklaşırken ellerinin titrediğini hissediyordu. “Belki de salak bir şakaydı” diye geçirdi içinden. Neden bir çocuğun yazdığı notu bu kadar ciddiye alıyor olduğunu sorguluyordu. Yaklaşırken durdu ve bir kaç adım geri attı. Yapamayacağını düşünmeye başlamıştı. Olduğu yerden yansımasını göremiyordu. İlerlemesi gerekiyordu. Bu çocuğun dediği salak bir dayatma da olsa, burada yapacak daha iyi bir işi yoktu. Hikayeleri dışında.
Fakat o yaklaşamadan kapının açılışıyla olduğu yerde durdu ve cama sırtını döndü. Aslında bu bir an için aradığı destekti. Bu anı yaşamaktan korkmasını engelleyen yardımdı. Fakat asıl olan Toprak’ın kapıdan içeri giren kişiye karşı ne hissedeceğini bilememesiydi. Hikayede miydi hala? Yazdıklarında mıydı? Hala bırakmamış olabilir miydi? Ya da yemeği yemediğini düşünüyordu ama belki de yemişti ve belki de kabuslara dalmıştı. Ama ne yazı ki hissettiği hiç bir şey bu kadar gerçek olmamıştı daha önce. Bu gerçekti. Kapıdan giren ve kalbini sıkıştıran da gerçekti.
Yutkunmakta zorlanarak, tüm özgüveniyle, hüzünlü ama endişesiz içeri giren kişiye karşı elinden geldiğince fısıldadı.
“Lilly?”
5. Bölüm “Meet me on the battlefield * SVRCINA
Savaş meydanı o kadar ağır bir ortamdır ki, kırılmayan bir kemik kaldıysa bile kirlenmeyen tek bir ruh olmazdı. Parçalara ayrılan kalpler, aileler, hikayeler birbirini izlerdi. Zihin bir süre sonra insana oyun oynamaya başlardı. Öldürdüğü insanları görmesini engellemek için sahneler kurardı. Yıktığı evlerden sorumlu olmadığını anlatmak için bahaneler üretirdi. En kötüsü de yardım eden düşman askerleri olursa, onlarla bağ kurmanı engellemek için duvardan bir engel örerdi. Fakat işin sonunda zihin nasıl bir kurgu yaparsa yapsın, ruh her zaman zihinle birlikte çalışmazdı.
Toprak, Irak’daki savaş sırasında tanıştığı genç bir çocuktu. Onların çevirmenliğini yapıyor ve Türkçe konuşan Irak Türkleri için yardımcı oluyordu. Aslında çocuk değildi 24 yaşında bir genç delikanlıydı. Yakışıklı, boylu poslu ve kendinden emin. Onu bir asker gibi dirençli görmüştü her zaman. Yazmayı seviyordu. “Savaş bitince basılması için peşinde koşacağım bir sürü romanım var” diye anlatıyordu heyecanla her seferinde. Karşılıklı kahve içtikleri bir kaç saatte tavla oynamayı öğretmiş ve bu süreçte kendi hayatından, savaşın biteceğine dair inancından dem vurup durmuştu. Aslında istediği özgür olmaktı. Çünkü savaş insanı kafes içinde tutan bir şeytandan başkası değildi.
“Sana söz. Bunları İngilizceye çevirecek birini de bulacağız, Amerika’ya götüreceğim seni kendimle birlikte” demişti bir gün Gerard. Ama Toprak yine kendinden beklendiği gibi sarsılmaz bir özgüvenle “size nasıl çeviri yapıyorsam, kendi romanlarımı da halledebilirim. Siz beni yeter ki oraya götürün” demişti. Askerlerin kendi aralarına almaktan çekinmediği ve çok keyif aldığı bir çocuk olarak üzerlerinde emekleri büyüktü. Lilly’i özlediği zamanlarda onun da kendi karısını anlatmasını dinlerdi. Karşılıklı dertleşir ve sakinleşirlerdi. Uzak olmak zordu. İnsanın ailesini sürekli özlemesi yorucu bir histi.
Fakat savaş sarsılmaz bir despottu. Onu durdurmak, fikrinden geriye düşürmek neredeyse imkansızdı. Sıradaki kamp alanına doğru yola çıktıkları araçlarına bir bomba düştüğünde kulakları sağır eden bir sarsıntıyla Gerard ve Toprak araçtan fırlamıştı. Aslında Gerard güvende olandı. Sadece cam kesikleriyle kaplı bir kola ve alına sahipti. Bir de bir şarapnel parçasının boynundan burun kantlarına gelmesi nedeniyle oluşan yarası vardı. Derin ve keskin. Bir savaş imzası gibi yakışıklılığını bozmayan ama hayatı boyunca bu anı hatırlatacak olan yaraydı. Toprak ise şanssız olandı. Aracın ve bombanın çoğu parçası onun üzerine düşmüştü. Gerard’ın son hatırladığı onun çikolata rengi gözlerine dolan kanın bir anda nasıl da bakışlarını anlamsızlaştırdığıydı. 24 yaşında ve daha tonla hayali olan bir ruh bedenini bırakmaya karar verdiğinde böyle olurdu. Hayalleri, güzelliği ve hayatın içindeki bütün anlamı alıp götürürdü.
6. Bölüm “I want to hold your hand T.V. Carpio Across the universe”
Lilly gözlerine dolan yaşlarla ona bakıyordu. Hiç konuşmamışlardı. İçinden gelen ona koşup sarılmak, her duygusuyla içindekileri dökmekti ama bakışları öylesine farklıydı ki, hareket edememişti. Bir kaç dakikalık zamandan sonra Lilly bir kaç adım daha yaklaştı ve kapının arkasında beliren kızıl sakal, bay gözlük ve sarışın adamla ona bakmaya devam etti. Sonunda bu kalabalık içinde konuşan ilk kişi Lilly oldu.
“Lütfen bitsin artık, lütfen Gerard” dedi kendinden geçercesine. Yine olmuştu. Toprak başını ısrarla ve mutsuzlukla sallarken “ne yapmaya çalıştığını ve bu adamların beni sürekli neden dövdüğünü anlamasam da Lilly, artık bana Gerard demeyi bırakmalısın gerçekten. Lütfen bunu bana yapma artık” dedi. O da, Toprak’ın bu cümlesiyle birlikte ağlamaya başlamış ve bunu neden yaptığını anlayamadığı bir ortamı yaratmıştı. Sanki içindekiler direniyordu ve onu bir girdaba sürüklemeye çalışıyordu.
Sonra içindeki tüm sersemliği daha da arttıran bir şekilde kızıl sakal “tüm yumruklar için bizi affedin efendim ama Bayan Lilly’e yardım etmeliydik, anlarsınız ya işte” dedi. Hiç bir şey anlamıyordu. Onları tanımıyordu. Lilly neden böyle bir şey yapmıştı? Çevirileri kendine mi istiyordu? Belki de başından beri ajandı ve bunca olay başına bu sayede gelmişti. Yazarlık güzeldi. Karanlık hikayeleri yazmak da keyifliyi ama bu kadarını kaldıramıyordu.
“Size çevirilerin yerini söylesem bile ne işinize yarayacak ki” diye çıkıştı Toprak, Lilly’e. Ama güzel gözlü kadın ağlamaya başlamıştı bile. Elini alnına götürdü ve “bu da işe yaramayacak, olmuyor” diye sayıklamaya başladı. Toprak sanki suçlu olan kendisiymiş gibi onun yanına gitti ve boştaki elini tutarak yüzünü görmeye çalışarak başını eğdi. “Seni neden üzüyorum. Ben kötü bir şey yapmadım Lilly, lütfen bana gülümse” derken, onun gözlerini kendisinden kaçırmasına izin verdi.
“Artık yapamıyorum!” diye isyan etti önce. “Daha fazla bu oyunu oynayamam Gerard, hatırlaman gerek, lütfen. Evindeki yansımalardan her fırsatta kurtulduğunu biliyorum, şimdi dönüp şu cama bak. Lütfen” dedi. Bu, onu o kadar büyük bir şokun içine sokmuştu ki kafası allak bullaktı. Adamları anlayamıyordu. Notu, Lilly’nin nereden bildiğini sormak istiyordu ama bunun bir anlamının olmayacağını düşündü. Ona bu kadar eziyet olan şeyin sorumlusu kendisi olamazdı. “Belki de paranoyan...” dedi aklına gelmiş gibi. Belki de tüm sorunları öne çıkmıştı ve mücadele edemiyordu?
Fakat Lilly sabırsızca elini onun elinden çekti ve “ben paranoyak değilim, sorun sende!” diye bağırdı. Toprak bir adım geri atmıştı bile. Ona bir şey yapmamıştı ama yine de canı yanıyordu ve bu sefer sevişmenin de çözüm olmayacağını düşünüyordu. “Sorun bende mi?” dedi anlayamamış gibi. Sorunları ve korkuları olduğunu biliyordu ama Lilly’nin isyan ettiği konunun bunlardan bağımsız olduğuna da emindi.
“Savaş seni mahvetti bebeğim, lütfen artık bu oyunu bitirelim olur mu? O gitti. Toprak öldü ve yapabileceğin hiç bir şey yoktu.”
Cümlenin etkisiyle ne yapması gerektiğine karar veremeden ona bakmaya devam etti. İnsan yaşadığını hayal edemezdi. Neden böyle bir şey söylemiş olabilirdi ki? Ondan ayrıldı ve içine dolan bir anlık cesaretle kendini camın yansımasına doğru yürümeye zorladı. Bu onu mutlu edecek ve sakinleştirecekse yapabilirdi. Korkularının Lilly’nin üzüntüsünün yanında lafı geçemezdi. Ama bir kaç adım sonra Lilly’nin elini tutmasıyla duraksadı. “Bunu yalnız yapmana izin vermeyeceğim” demesine de sesini çıkarmadı. Ne demek istediğini anlamıyor olsa da onunla cama yürümek çok daha kolay olacaktı.
Camın yansıması düşündüğünden daha netti. Yüzünde gördüğü yara izi bir an onu donduran şey olmuştu. Onun, orada olduğunu hatırlamıyordu. Eli, Lilly’nin elinden kaydı ve bir kası bile hareket edemeyecek hale gelene kadar bütün şok bedenini sardı. Gözünün önünde bir patlama vardı. Kulaklarındaki çınlamayı ortaya çıkaran o ses korkunçtu. Akşamları ortalık biraz esince tavla oynamaya çalıştığı dert ortağı o genç çocuk...
“Sen paranoyak değilsin” diye döndü Lilly’e tüm korkularını bu kapalı kutu gibi olan dairede yenen adam.
“Sen paranoyak değilsin ama ben Gerard’ım. Kocanım.”
SON
Comentarios